Vefatından Elli Yıl Sonra Bediüzzaman İle Helallaşma

Said Nur üç devri yaşamış bir ihtiyar: Meşrutiyet, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişlerle dolu. Yıkılmayan kalmamış. Yalnız bir adam var, o ayakta!” Merhum Osman Yüksel Serdengeçti onu anlatan makalesine bu cümlelerle başlıyor, sonra her üç devirde “kaya gibi iradesi” “şimşek gibi zekâsıyla” yaptığı önemli çalışmalarını anıyordu. Son dönem tarihini çalışan bir başka yazar, Kadir Mısıroğlu, otuz yıl kadar önce, Sebil dergisinin kapağına vurduğu resminin altına, kitap çapında bir tespitle: “Din düşmanlarının Türkiye’deki plânlarını altüst eden adam!” yazmıştı. İslâm’a karşı olanlarla mücadele eden başka şahsiyetler de elbette olmuştur; fakat belli ki yazarın maksadı, bu zâtın onların başında geldiğini vurgulamaktır.

Gerçekten Bediüzzaman Said Nursi, büyük olmanın başlıca ölçülerine sahip idi:

Her şeyden önce âlim idi. Âlimliği Osmanlı Devle-
ti’nin son döneminde kurulan İslâm İlimleri Akademisi’ne (Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiyye) üye seçilmesi ile sabittir.1 Bu Kurulda Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Elmalılı M. Hamdi, İzmirli İsmail Hakkı, Arapkirli Hüseyin Avni gibi zevatla çalışmıştı. Şeyhülislâm Musa Kâzım tarafından mahreç mevleviyetliği pâyesine yükseltilmiş, Sultan M. Vahidüddin tarafından da onaylanmıştır (O dönemde bu makam kibâr-ı müderrisîn ‘büyük profesörler’den üstün olup bilâd-ı hamse (Mısır, Şam, Bursa, Edirne, Filibe) kadılıklarından hemen sonra gelen bir makam idi).
Sözle, kalemle yaptığı cihadın yanında fiilen de halkın önüne geçmişti: 1920’de İngilizlerin İstanbul’u işgali döneminde, ses çıkarmanın insanın canına mal olduğu sırada, dikkat çeken bir sima olmasına rağmen Hutuvat-ı Sitte adıyla yazıp bastırdığı, sonra fiilen dağıttığı kitapçığında sinsi İngiliz siyasetinin arkasındaki gerçek hedefleri analiz ederek milleti uyarıyordu. İngiliz komutanı idam etmeyi düşünmüş ise de, nüfuzu ve batıda-doğuda çok sevilmesi sebebiyle halkın büyük infialini hesaba katarak bundan vaz geçmişti.2
Mütareke sırasında Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi, Anadolu’da başlatılan İstiklâl Hareketi aleyhinde fetva vermişti. Fakat Said Nursi düşmana karşı koyanların asi olmadıklarını, bunun baskı altında verilmiş olması sebebiyle geçerli fetva sayılamayacağını ilân etti.3 Kuvay-ı Millîye’de beraber çalışma davetine karşı “avcı hattında mücadeleyi tercih etmesi sebebiyle” çalışmasını İstanbul’dan yürüteceğini bildirdi. Zaferden sonra, bu hizmetlerinden ötürü Türkiye B. M. Meclisi 9 Kasım 1922’de “hoşamedi” (resmi karşılama merasimi) programı ile Ankara’ya davet etti. Mecliste milletvekillerine konuşma yapması rica edildi.4 Kürsüden yaptığı konuşmada istiklâl mücadelesi gazilerini tebrik ve onlar için dua etti.

İlmiyye sınıfında yer alması hasebiyle askerlikten muaf olmasına rağmen 1. Cihan Savaşı’nda, cepheye koşup kurduğu, 4.000 kadar askerden oluşan gönüllü milis alay komutanı olarak Van, Muş, Bitlis bölgesinde vatan savunmasında yer aldı. Birçok yararlık gösterdikten sonra Ruslara esir düştü. Cihad esnasında at üstünde iken, düşmandan fırsat bulduğu sıralarda İşârâtü’l-İ’caz tefsirini imlâ (dikte) tarzında talebesine yazdırıyordu. Fatiha ile Bakara sûresinin ilk kısmına dâir olan bu tefsir kitabını dikkatle okuyan her uzman, onun Kur’ân ilimlerine ve i’cazına, Arap Dili ve edebiyatı, Arap belâgati çerçevesinde vukufunun pek üstün seviyede olduğunu teslim etmektedir. 2000 yıllarında bu kitabın el-Ezher Üniversitesi tefsir doktora programında ders kitabı olarak okutulduğunu biliyoruz.

Cumhuriyet’ten sonra devlet makamlarını ele geçiren bir kısım kimselerle görüş ayrılığında olduğunu anlayınca siyaset alanında hizmetin zorlaştığını görerek memleketinde inzivaya çekilmeyi düşündü. Şeyh Said İsyanı ile hiç ilgisi olmadığı hâlde, o bahane ile -muhtemelen nüfuzu sebebiyle potansiyel tehlike olabilir vehmi ile- olağanüstü hâl yetkilileri onu, inzivasından çıkararak Van’dan, önce Burdur’a, sonra Isparta’nın küçük bir dağ köyü olan Barla’ya sürdüler.

Yeni nesillerin İslâm’dan habersiz yetiştirilme programına karşı, irşad ve eğitim hizmetine ağırlık vermek üzere Risale-i Nur Külliyatı adı altında kitaplar yazmaya başladı. Bu dağ köyünde imlâ tarzında talebelerine yazdırdığı Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şua’lar gibi kitaplar yayımlanamıyor, el ile, zahmetle çıkarılan nüshalar çok sınırlı şekilde dağılabiliyordu. Yanında parmakla sayılabilecek sayıdaki talebeler: “Hocam bunlar güzel, önemli kitaplar, ama ne yazık ki basılamıyor, yayılamıyor” deyince: “Vakti gelince daha fazla yayılacak, hattâ radyoda da okunacak inşâallah” diyordu. O zaman için radyo, dünyadaki en ileri yayın ve iletişim aracı idi. 1949’da Afyon Ağır Ceza mahkeme savcısının beş yüz bin Risalenin yayıldığı şeklindeki tespitine bakılacak olursa, el ile çoğaltılan bu kitapların, bu baskı ve takip döneminde bu derecede yayılmasının harikulâde olduğunu söyleyebiliriz. Son dönemde kitap, dergi, radyo, TV kanalları, MP3, MP4 gibi cihazlarla dünyanın yedi kıtasına nasıl bir ağ şeklinde yayıldığını gözlemliyoruz.

İhlâs ve fedakârlık açısından bakacak olursak onun, din hizmeti karşılığında hiçbir maddî ücret veya yardım almadan ve beklemeden, tam bir istiğna ile, yoksul bir tarzda hizmetini sürdürdüğünü, meşru olan hediyeyi bile kabulden kaçındığını herkes bilmektedir. Hediyeleşmenin sünnet olduğunu elbette biliyordu, karşılığı verilemeyince, bu sadece hediye kabulü olur, “hediyeleşme” olmazdı. Dâru’l-Hikmet’te yüksek maaş alırken, gelirinin çok az kısmı ile geçinip geri kalanı biriktirme cihetine gitmemiş, yazdığı bazı kitapları bastırarak parasız dağıtmış, böylece “Ümmetin parasını, yine Ümmete iade görevini” yerine getirdiğini ifade etmişti. Ömrünün son döneminde Külliyatı, serbestçe basılmaya başlandı.
İsteseydi onlardan meşru olarak alacağı telif ücretiyle zengin olabilirdi. Fakat o, kanaatle yaşamaya devam etti. Urfa’da vefat ettiğinde terike hâkiminin tespitine göre üzerindeki saat, cüppe, seccade gibi zatî eşyadan başka mal bırakmadı, bunlara 551 TL değer biçti.5 Dine ve millete hizmetten, evlenmeye, aile kurmaya bile fırsat bulamadı.


Müsamahası yönünden ona bakacak olursak: 50 yaşından ömrünün sonuna kadar 30 yıl boyunca kendisine sürgün ve zindan hayatı yaşattılar. Şimdiki normal hapishanelerde değil, en temel ihtiyaçları karşılamaktan uzak hücre hapsinde tuttular. Sonu beraatla neticelendi, ama mahkûm edilmiş gibi çile çekti. Kendisine kâtil muamelesi yapanlara bile hakkını helâl etti.6 Bu, hoşgörünün zirvesidir ki ancak âhirzaman Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in vârisliğinden nasibi bol olan bir zât bu dereceye erişebilir. O Mekke’yi fethettiği gün, kendisine ve Müslümanlara yapmadıkları işkenceyi bırakmayan Mekkelileri cezalandırmamış, bağışlayarak, en yüksek bir müsamaha örneği vermişti. Hoşgörü, dile kolaydır. Otuz yıl boyunca insanı canından bezdiren işkencelere maruz kalan milyonda bir insan bile bedduadan vazgeçmez, hele hakkını helâl etmez.

Müslümanların birliğine son derece önem verirdi. Müslümanlardan, kendi hizmeti aleyhinde olanlar hakkında bile talebelerine tavsiyesi: “Onlara, bizim ehl-i imanla bir davamız yok, biz sizinle kardeşiz, sadece dinsizlik akımına karşı Kur’ân hizmeti ile meşgulüz.” demeleri olmuştur. Müslümanlarla ittifakın, Cenâb-ı Allah’ın tevfîkinin (muvaffak kılmasının) şartı ve vesilesi olduğunu vurgulamıştır.

Said Nursi, bundan yüz yıl (vefatından 51 yıl) önce Volkan gazetesinde, 23 Mart 1909 (11 Mart 1325) tarihinde “Bediüzzaman’ın Fihriste-i Efkârıdır” başlıklı bir makale yayımlamıştı.7 Burada âdeta hayat programını özetlemişti. Yazısının 2.maddesinde hulâsa olarak şöyle diyordu: Müslümanların belli başlı ilim, fikir ve mâneviyat merkezleri medrese, mektep ve tekkelerdir. Bunlardan her birinin kendisine mahsus çalışma alanları vardır. Fakat bir koordinasyon ile belirli zamanlarda bir araya gelip müşterek gayeye hizmet etmeleri gerekir. Bu koordinasyonu, üç ayrı odasının ortadaki büyük salona açıldığı bir eve benzetir. Muayyen zamanlarda dinî ilimler (medrese), modern bilimler (mektep) ve mâneviyat eğitimi (tekke) mensupları orta salona çıkarak ortak hizmeti plânlamalıdır. Medresenin sağlam ilim ölçüleri, mektebin öğrettiği çağdaş bilimler, tekkenin işlevi olan nefis terbiyesi ve mânevî eğitim vazgeçilmez kurumlar olarak Müslüman toplum içinde yerlerini almalıdır.
Telegrafik başlıklarla, ciltlere sığmayan bereketli bir ömrün faaliyetlerini özetlemeye çalışan bu kısa makalemizin sonuna doğru, merhumun çok önem verdiği bir prensibe daha değinelim: O da ilmî çevrelerde “hürriyet”i şart görmesidir. Az önce adı geçen programının 3. maddesinde bunu vurgular ve hürriyetin, olmazsa olmaz bir ilke olduğunu bildirirken devam ve özetle şöyle der: “Yönetimde kuvvet kanunda olmalıdır. İlimde de kuvvet, hakta ve hakikatte olmalıdır. Yoksa istibdat (despotluk) hâkim olur.” Bu programının baş tarafında, ilim erbabından dikkatli okuma ve anlayış beklediğini söyler. “Yoksa sathi nazardan hâsıl olan yanlış anlamanızı ve su-i zannınızı helâl etmem.” der.

İlim ve hizmet hayatını özetlediğim bu âlim, mütefekkir ve mücahidi, hiç kimsenin ilim adına yok saymaya hakkı olamaz. İlmi ve hizmeti Türkiye’ye sığmayıp, İslâm dünyasına, hattâ dünya ülkelerinin çoğuna ulaşan bu değerimizi görmezden gelmek, kimseye bir şey kazandırmaz. Takdir edenler ise, aşikâr bir fazileti kabul ettiklerini dile getirmiş olur, yoksa onun faziletine bir değer katmış olmazlar. Bu vesile ile yeri gelmişken İSAM’ın (İslâm Araştırmaları Merkezi) yayınladığı İslâm Ansiklopedisi’nin 35. cildinde (2008) “Said Nursi” maddesinde, onun hayatının, eserlerinin, şahsiyetinin ve hizmetlerinin objektif bir tarzda tanıtılmasını, âcizane takdir ve tebrik etmekten kendimi alamadığımı belirtmek isterim. Bu kurumun, vazifesini yaptığı, özel bir tebrike gerek olmadığı söylenebilir ve doğrudur. Fakat bazı ilim çevrelerinde bu zâtın adını tabu hâline getirenlerin hâlâ bulunduğu göz önüne alınacak olursa, ansiklopedinin bu maddesi oldukça önemsenmeye değer. Zîrâ 2003 yılında yayımladığım “Oryantalistlerin Yanılgıları” kitabımda yazdığım üzere bu ansiklopedi, ilmî yönden asrımız Müslümanlarının yüz akıdır ve Türkiye’deki İlâhiyat fakültelerinin ve İslâmî öğretimin ortak birikimidir. Dolayısıyla, bu birikimin ve şahs-ı mânevînin bu yayınının, bazı münferit yok saymalara yeterli bir cevap teşkil edeceğini umarım. Merhumun, tam yüz sene önce temenni ettiği hürriyet atmosferini uygulayan Ansiklopedi Kuruluna bin “Barekallah!” Aydın olmak, cesaret ister. Yoksa, fikirleri analiz etmeden, sadece isimlere takılanlar, âlim saymadıkları kişinin, yüzlerce yıl gerisinde kalırlar. Kaldı ki bu zâtın eserleri defalarca Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan, bilirkişilerden, yüzlerce mahkeme heyetinden, zaman içinde hep olumlu kararlar almıştır. Bazı dindar ilim mensupları cesaretsizlikleri, bazı hissiyatları veya incelememeleri sebebiyle ondan uzak durmuşlardır. Bu, işin özel bir tarafıdır. Ama bir de, hürriyet ve demokrasiyi, insan haklarını hazmedemeyen ve aslında İslâm aleyhinde olduklarından ona karşı çıkanlar vardır. Ölümünden 50 yıl kadar geçtiği hâlde, bunlar hâlâ ona karşı kinlerini dışa vururlar.

Merhumun bazı yönleri gibi, şu yönü ile de Bediüzzaman (yani zamanın nadiratından) olduğunu, zaman gösterdi. Haklar ve hürriyetler asrında, 20. asrın son yarısında, güvenlik kuvvetlerinin müthiş bir çemberi altında 12 Temmuz 1960’da geceleyin Urfa’daki mezarı açılarak cesedi meçhul bir yere götürüldü. Allah’tan, 27 Mayıs 1960 darbesinden iki ay kadar önce vefat etmişti. Ölüsüne tahammül edemeyenler, hayatta olsaydı kim bilir ne yaparlardı! Diriler, ölenlere haklarını helâl ederler. Evet, şimdi helâlleşme vakti. O mu bizden helâllik istemeli, yoksa biz mi ondan helâllik istemeliyiz? Herkesin bir mezarı varken, biz onun kabrini bile koruyamadık. Ne diyelim, Mevlâmız onun ruhunu sonsuz rahmetinde saklasın, yeni nesillerde sırrını devam ettirsin.

Prof. Dr. Suat Yıldırım
* Marmara Üniv. İlâhiyat Fak. E. Öğrt. Üyesi.
syildirim@yeniumit.com.tr

Dipnotlar
1. Diyanet İslâm Ansiklopedisi, c.35, s.566.
2. Bediüzzaman’ın İngiliz işgali döneminde onlarla mücadelesi hakk

Yunus Emre

﷽ Kul | Bosna Sevdalısı | Silahsız Muhafız | #Diriliş

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın