Yunusun huzurunda

Sabırsız gonca gibi açabilmeyi umut ettiğim gülistanına gelebilmeyi, orada seninle olabilmeyi, güllerini koklamayı, bülbüllerine niyaz edebilmeyi ne kadar da çok istemiş ve beklemiştim. Aradan yıllar geçti, seni gönül saksımın en güzel gülü olarak kabul ettiğimden bu yana. Ama olmadı, çağırmadın beni yanına… Demek ki bitmemişti çilem.. Vakti dolmamıştı … Olsun, beklemek de güzeldi… Seni özlemek de… Yana yana hiçliğin sınırına gelen mum misali bekledim. Hasretimi mısralara döktüm kimi zaman. Kimi zaman bir ırmak kıyısında sularla dertleştim. Kimi zaman, bir mezarlıkta hece taşlarına baka baka senin sonsuz baharının kokusunu çektim içime… Çağıracaktın bir gün… Biliyordum bunu.

*Bir sabah uyandığımda her zamankinden daha farklıydın içimde… Sesini duyuyordum. “Gel…!”diyen sesini… Susamıştım, seni görmeliydim. Acıkmıştım seni bulmalıydım. İçimin fırtınası başka türlü dinmezdi. Böylece düştüm yollara, bir bayram vakti…Günlerden Cuma idi. Ramazan bayramının 2. Günü, güneşli bir gün. Toprağı kokladım, senin kokun vardı. Gökyüzüne baktım. Gülümseyen sendin. Uçan kuşlar yol gösterdiler bana.. Daha ilk adımdan itibaren içimde telâşlı bir kuş, durmadan ötüyordu… Mısraların dilimde duygularıma tercümandılar. Gidiyordum, şehir o senden ayrı bana gurbet olan dünya geride kalıyordu. Ben, sana koşuyordum.

*O koku… Sana yaklaştıkça daha da yoğunlaşan o müthiş koku… Kendimden geçme anıydı. Şeklimi, suretimi geride bırakmalı, senin, aşkın tek ibadet sayıldığı senin ülkene sadece gönlümle gitmeliydim. Öyle de yaptım. Dünya ile tek alış verişim, yol boyunca içinden geçtiğim köylerin çocuklarıyla oldu. Hepsi birer Yunus’tular. Senin ikliminde doğmuştular ve Yusuf yüzleriyle senin ilahilerini söylüyorlardı. Yanımda şekerleri paylaştım onlarla, bayramlaştım. Gülen yüzleriyle el salladılar arkamdan. Nereye gittiğimi biliyorlardı sanki.. Ne yapacağımı, kiminle hemhal olacağımı… Onlar, gülümsedikçe daha bir aydınlandı gökyüzü…

*Senin yürüdüğün yollarda yürüdüm. Senin baktığın gökyüzüne baktım. Senin dinlediğin suların sesini dinledim. Bir zamanlar maddi varlığınla da anlamlı kıldığın bu coğrafya şimdi de maneviyatınla aynı anlam zenginliği içinde bereketli bir ülke sanki…Sana yaklaştıkça daha bir hissedilen bahardan kalma bir gün… Pırıl pırıl bir güneş, derken uzaktan uzağa Cuma selası…Yaklaşmıştım demek… Bu ses, senin bulunduğun yerin caminden geliyordu. Bayram içinde başka bir bayramdı… Her yerde Cuma güzelliği… Bayram sevinci ve senin ülken… Senin ülken gönüllerdi ama seni maddi varlığınla da bulunduğun yerde görmek… Şimdi, o gerçekleşecekti.

*Selâm sana ey dost, ey hasretim. Geldim işte…Geldim. Buradayım, yanındayım, seninleyim. Ey can bülbülü, ey hakikat bahçesinin gülü… Kederler bitti, hasretler sona erdi. Zaman durdu. Merhaba ey dost, merhaba! Üç mezarından hangisindesin? Gönlüm, ilkine yöneltiyor beni… Hani, şu tren yolunun tam kıyısında olan toprak mezarına…Üzerinde güller açmış, oyulmuş hece taşında su birikmiş mezarına… Kuşlar, buraya konup bu sudan mı içerler yoksa…Güller, onlara seni mi anlatır. Yoksa kuşlar mı suya, toprağa seni anlatır… Çaresiz kalıyor kelimeler… Sade bir ses olsaydım şimdi, kuşlarınkine benzeyen yahut bir renk armonisi güllerinki gibi…

* Sonra ikinci mezarına uğradım. Onun da üstü açıktı…Toprağı sen kokuyordun. Kokladım dakikalar boyunca…Yasin, ihlas ve fatiha arkadaşımdı. Kendimi sana onlarla anlattım. Duydun ve hoşnut oldun değil mi? Sonra üçüncü mezarın… Nedense içim burkuldu onu görünce… Dört bir yanını olduğu gibi üzerini de mermerle kapatmışlardı… Olsun, dedim kendi kendime… Sen, toprağın ya da mermerin altında değilsin ki… Gönüllerdesin… Sen dememiş miydin dostun evi gönüllerdir diye… Bu mısranı hatırlayınca sevincim kaldığı yerden devam etti… Kalkıp camiye yöneldim. Cuma namazı vaktiydi… Son şekerlerimi cemaatle paylaştım. Hutbede konuşan sendin, namazı kıldıran sendin…Yüreğim yumuşadı, dilim çözüldü ama konuşmak ne mümkün senin huzurunda… Ben, seni dinlemeye geldim. Sana geldim.

*Artık içimde ne hüzün, ne sevinç… Rüzgar mı esiyor, güller mi kokuyor, vakitlerden ikindi mi oldu. Haberim yok… Ellerim açık, gözlerim kapalı… İçim konuşuyor ve dudaklarım fısıldıyor sadece… Senden başka ses duymak istemiyorum artık. Senin sesin onun sesi çünkü… Artık ne fakirlik ne sultanlık… Dünyanın en değerli tacını taksalar bile başıma ne kıymeti var. Dünyaları verseler istemem senden gayrısını….Beni kabul ettin ya…Buradayım ya… Şimdi kapında, başımı taşa koymuş beklemekteyim. Senden bir söz duymak için. Bir sır var ki gönlümde, senin işaretinle suret bulacak. Ondan sonra konuşacak dilim, görecek gözüm.

*Sen ki, gözümden perdeyi kaldırıp O’nu duyurdun. Akşam olmuş, sabah olmuş bana ne… Zaman ve zemin duygum yok oluyor, bir avcının tuzağına düşmüşüm ki, kurtulmak isteyen kim? Buradan türbedarın olup haşre kadar beklemek isterdim. Buyurdun ki, vakit tamam! Eyvallah pirim, ferman sendendir. Öyle diyorsan tamam… Ama madem ki gideceğim bana bir sır daha fısılda, bir can sun… Kadehimi doldur. Beni kendi renginle boya… Dedin ki, O’ndan dile… Ey hakikat hocası, aşk muallimi, gönül ustası dilerim öyleyse… Rabbim, beni senin izinden, gözünden, özünden, sözünden ayırmasın. Ama izin ver de bir avuç toprak alayım mezarından…Yaramı kanatsın, derdimi,hasretimi çoğaltsın… Bir avuç toprak, olur mu? Günler, aylar geçip bu dünyaya veda ettiğimde, toprağıma karışsın. Senden bir ses, senden bir nefes olarak… Himmet buyur pirim, himmet!..

*Şimdi yıldızlar karşımda duruyorlar. Ay çıkıyor daha sonra…. Bir gece kuşu ötüyor…Uzaklarda bir evin ışıkları yanıyor. Ormanın içinden çam kokularını duya duya yollara düşüyorum. Madem ki savruldum harmanında, uçup giderim öylece… Beni kimseler görmez ama ben onları görürüm. Senin gözünle baktıktan sonra her şeyde O var. Suret, renk, koku, bahar, kış… Sen, ey gönlümün dinmeyen fırtınası, savur beni, savur. Geldiğin yere, durduğun yere, gittiğin yere… Yeter ki seninle olayım. Ne gam, ne kasavet, ne neşe ne sevinç… Şimdi bütün renkler beyaz, sen bütün dillerin şarkısı… Sen, bütün gönüllerin mihenk taşı… Nemli bir sabahta hadi gül bahçelerinde dolaşalım. Güllerle, bülbüllerle aşk dersini talim edelim. Sen, ateş ol. İçinde ben yanayım. Sen, kadeh ol içine ben dolayım.

*Ey muhabbet denizin incisi, fenadan bâkiye göç eden yolcu… Ay olup âleme doğan, bulut olup göğe ağan, yağmur olup yere yağan. Kıyl ü kâlden geçen, hakikate gözünü açan.. Şimdi mana denizine daldık, vücut seyrini kıldık ise dem muhabbet demidir. İçelim şarab_ı Hak’tan, geçelim on sekiz ırmaktan. Kovası yok kuyudan sular içelim, erenler kapısında destur diyelim. Can yağmaya verilsin. Aksın rahmet suyu, yıkasın cümle kötü huyu… Geçsin bütün eyyamlar, madem ki aşk dedik, ölmeyiz artık. İlahi! Aşkını ver, şevkini ver. Al gider bizden benliği, doldur içimize senliği… Rabbim! Meydan-ı aşk içre, batın, zâhir hepsi Sen ve Sen’den. Kapındayım. Cânım bin fedâ.. Dilerim ki fazlından ayırma. Kerim ve rahim olan Sensin. Aşk içre yaşayan gönül ver.

*Turnalar, turnalar! Dosttan haber getiren turnalar. Madem ki dost ilinin haberi geldi. Artık sussanız da olur.
Mustafa ÖZÇELİK

Yunus Emre

﷽ Kul | Bosna Sevdalısı | Silahsız Muhafız | #Diriliş

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın