Şehir Ve Fetih

Kadıköy İmam Hatip Lisesi’nde pek kıymetli Tarih dersi Hocam Enver Çakmak’ın Ay Vakti’ndeki Şehir ve Fetih başlıklı yazısıyla sizleri baş başa bırakıyorum…

Şehirlerin gözdesi İstanbul, erguvan rengine, Roma’nın doğudaki başkenti iken büründü. Yeniden inşa edilirken; hipodromu, sarayları, kiliseleri, tanrılarının heykelleri, geniş coğrafyasından getirilen obelistikleri ile hem Roma cahiliyesinin, hem de sanatın merkezi oldu. Orta Çağ’ın bu en ihtişamlı başkenti giderek hırisitiyanlaştı. Kendi içinde mezhep sorunlarıyla boğuştu. Tasvirkırıcılık hareketi binlerce insanın katledilmesine neden oldu. Ayasofya kilisesi birkaç kez yıkıldı. Şehir erimeye başladı. Kudretini tekrar elde ettiği zamanlarda oldu. İmparator Theophilos, Abbasiler döneminin Bağdat sanatından esinlenerek kendine Maltepe civarında bir saray yaptırdı. Kütüphaneler, yeni kanunlar ve canlanan ticari hayat refahı artırdı. Fakat bunlar kısa süren mevsimlerden öteye gidemedi. Kendine gelebilmesi için yeni bir inşa ve ihya ediciye muhtaçtı.

Hz. Peygamber zamanında Bizans imparatoru Heraklios’a İslam’a davet mektubu gönderilmesi ancak bu davetin ruh ve zihin planında bir dönüşüme varmaması, fethin Müslümanlara nasip olacağının aleni işaretiydi. İlk İslam devletlerinden başlayarak çok kere muhasara edilen şehir, maddi sebeplerin etkisiyle kimseye nasip olmadı. Harun Reşid’in gönderdiği muhasara ordusu imparatoriçe ile imzalanan barış antlaşması üzerine geri çekildi. Bulgarların ve Rusların saldırıları nafile girişimler olarak kaldı. İzmir fatihi Çaka Bey’in muhasarası da bir Bizans oyunuyla –Türklerin Türklere saldırtılmasıyla neticesiz bırakıldı. İyice hırpalandıktan sonra, asıl yıkıcı darbeyi 1204 tarihinde haçlı artığı Katolik Latinlerden yedi. Çıkardıkları yangınlar, yağma ve katliamlar, şehrin tüm ihtişamını sildi. Kraliçe, Avrupalı barbarların ayakları altında mahvolup gitti. Yüzü soldu.

Osmanlılar, müslüman cedlerinin İstanbul odaklı gaza siyasetlerini yakından biliyordu. Daha kuruluş devrinin başında, bu güzel şehrin karşı kıyısına Güzelcehisar’ı kondurarak artık bir şehir devletine dönüşen yaşlı Bizans’ın elinden İstanbul’u kurtarmanın hendesesini yaptılar. Fakat hala vakit kemale ermemişti ki şehir, ne Niğbolu fatihi Yıldırım’a ne de Kosova fatihi II. Murad’a hazinelerini sundu.

II. Murad, ulaşamadığı hedefini oğluna miras bırakmak istercesine onu çok sıkı bir eğitim ve disiplin sürecine soktu. Molla Gürani’nin rahle-i tedrisinden sıkı bir disiplinle geçtikten sonra gönderildiği Manisa sancağı valiliği, çağının fatihi olmasının yolunu açtı. Genç şehzadeye daha on iki yaşında tahta geçme emri verildi. Ne var ki devletin içinde bulunduğu gaileler iki sene sultanlık yapabilmesine müsaade etti. Onun bu ilk saltanat tecrübesi kişiliğinde kuvvetli tesirler yaptı. Yeniden hükümdar olursa enerjik bir gaza siyaseti izleyerek İstanbul’u fethetme düşüncesi bu devrede zihnine tamamen yerleşti. Babası Murad’ın vefatının gizli bir mektupla kendisine bildirilmesinin ardından on dokuz yaşında Sultan II. Mehmet olarak yeniden tahta oturdu. Yegâne emeli, kutlu hadisin muhatabı olmak ve mutlak iktidarını kurmaktı. İstanbul alınmadan bunlar gerçekleşemezdi.

Gayesi için düşmanlarını sevindirecek tavizlerden kaçınmadı. Karamanoğulları, Sırplar, Macarlar, Venedikliler… Hepsiyle olan meseleler bir şekilde halledildi. Güzelcehisar’a, boğazın öte yakasından Boğazkesen hisarıyla mukabele edildi. Artık bu su yolundan Osmanlının izni olmadan geçmek yiğitlikti. Son demlerinin geldiğini hisseden Bizans’ın son yöneticileri ise kanlı bıçaklı oldukları Katoliklerle yeniden bir araya gelme teşebbüsünde bulundu. Latinlerden bir heyet şehre geldiyse de onurlu İstanbul halkı, Latin külahı yerine Osmanlı sarığı giymeyi tercih ederim dedi.

Ve son muhasara…

“Nasrun minellahi ve fethun karîb”.

Kuşatma uzuyor. Vezir, Çandarlı sanki Bizans’tan yana. Kuşatma kaldırılsın istiyor. Akşemseddin ise fethin yakında müyesser olacağını işaret ediyor. İrade ve iman adamı olan genç hükümdar, hocasının müjdesini başının üstüne koyuyor.

26 Mayıs 1453: Tüm ordu büyük kuşatma için sahura kaldırılıyor.

29 Mayıs 1453: Zağanos Paşa’nın son hücum planı ve surda bir gediğin açılması. Şehir düşüyor.

Mana ile madde buluşuyor. İki dünya bir araya geliyor. Genç sultan, hem “bağ-ı irem andan bir kûşe” dediği İstanbul’un hem de saltanatın fatihi oluyor. Tarihin ender hadiselerinden biri yaşanıyor. Kılıç marifetiyle fethedilen yerlerde mutlak iktidarın tesisinde, istediği gibi hareket etmede serbest olan hükümdar, bunun gereğini şaşırtıcı şekilde yapıyor: Din adamlarına geniş hürriyet, Bizanslı bilginlerden danışmanlar, Rum soylularına saygı, şehirden kaçanlara dönmeleri halinde meccanen toprak ve ev. Fetihten üç gün sonra… Rum halkının attığı çiçekler arasından fethin temel gayelerinden biri olan Aya Sofya’ya gidiliyor. Akşemseddin, koltuğuna girip artık gerçek anlamda fatih olanı minbere yönlendiriyor.

“Elhamdulillah, elhamdulillah”…Gazilerin göz pınarlarından sürûr ve zevk demlerinin damlaları süzülüyor.

Şehir, itibarını ve iktidarını ilk ve son fatihinin elinde perçinliyor. Dersaadet oluyor.

Gül yüzünde…

Enver ÇAKMAK

Yunus Emre

﷽ Kul | Bosna Sevdalısı | Silahsız Muhafız | #Diriliş

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın