Aliya

Aliya

Emperyalizmin Avrupa’nın ortasında, dünyanın gözleri önünde vahşet saçtığı zamanlardı. Devlet, toprak vaadiyle parçalanan insanlar “ulus” çatısı altında birleşeceklerini zannediyorlardı. Gittikçe daha çok bölünüyordu insan, dünya gittikçe daha fazla küçülüyordu. İnsanlık derin bir zulmet kuyusunda ayağa kalkmaya çabalıyordu. Bir avuç Müslüman, Avrupa’nın ortasında adeta ikinci Endülüs soykırımına maruz kalmıştı.
Tükenişi andıran bu zor zamanların en önemli ismi oldu Aliya. Adeta köşeye sıkıştırılmış, çaresiz, umutsuz bir halk… Sahip oldukları tek şey ile iman ile mücadele edenler ordusunun lideri Aliya… Bu “dev” ordu, kan ile beslenen düşmanlarına muzaffer olacak, dünya sadece seyretmekle yetindiği bu direniş karşısında utanacaktı.

Çoğumuz Aliya’yı başarılı bir devlet adamı, mazlum halkı için mücadele eden kahraman bir asker olarak tanıyoruz. Aliya ve O’na inananlara yönelik bu hürmet, içinde bulundukları “kıyamet” ile eşdeğerdi şüphesiz. Savaş eğer karşılıklı bir muharebe söz konusu ise savaştır, tek tarafın saldırısı savaş değil, Bosna gerçeğinde olduğu gibi katliamdır. Buna savaş demek de doğru olmaz kanımca. Tüm savaş kaidelerini ihlal eden, hiçbir yaptırım gücü tanımaksızın asker-sivil tüm halkı katleden zihniyetin askerleri savaşıyor olamaz. Bu adaletsizliğe ve ahlaksızlığa rağmen Müslüman halk direndi ve sonunda vaat edilen zafere ulaştı. Onlara “İslam Ordusu” demek yanlış olmaz sanırım.

Kendilerine bu zulmü eden düşmanlarına karşı bile adil bir komutan idi Aliya. Başarılı bir siyasi geçmişi vardı ve devlet adamı olarak sadece jeostratejik değil jeopolitik deneyimleriyle de kendisine verilen lider unvanını hak ediyordu. Aslında Aliya tüm bunlardan çok daha fazlası idi.

Henüz çocukken dini nosyonları çok iyi özümsemişti. İslami bir gelenekten geliyordu; tefekkürü asla ihmal etmiyordu. Küçükken camide kıldığı sabah namazlarının tadını hala unutamadığını söylemişti. Belli ki sabrı çok erken öğrenmişti. Kendilerini Sırp, Hırvat ya da Yugoslav olarak tanımlayanların yer aldığı çokuluslu bir zeminde, etnik kimliklerini “Müslüman” olarak açıklayan bir coğrafyada her şeyden önce insan olmanın faziletine inanıyordu.

Gençlik yıllarında sahip olduğu İslami geleneği sorgulayacak ve bu sorgulamalardan yeni ve daha sağlam bir Aliya doğacaktır. Tanrısız bir kâinatın anlamdan yoksun oluşunu düşünmesi iki yıl sürdü. “Sallantı” olarak tanımladığı bu dönemden çıkışını şu şekilde anlatır:”O artık yalnızca atalarımdan devraldığım bir din değildi; yeni baştan edinilmiş bir inançtı. Ve onu bir daha hiç yitirmedim.”

Henüz lise çağında 18–19 yaşlarında iken Avrupa felsefesinin tüm temel metinlerini okumuştu. Bu okumalarının yeni bir zihin inşasının temeli oluşturduğunu ve bu Avrupa-merkezci olmayan okumaları ile Avrupa’ya bakışı değişti. Kendisi de bir Avrupalı olan Aliya, “içerden” biri olarak eleştirdiği Batı’yı daha sonra kendi Doğu sentezi ile mukayese ederek “İslam Deklarasyonu, Doğu-Batı arasında İslam”  isimli kitapları yazdı ve bu kitaplar ile sadece Avrupa’da değil dünya Müslümanları genelinde de “Müslüman Entelektüel” değerine mazhar oldu. Müslümanları bir kez daha kendi tarihlerinin aktif katılımcısı olmaya muktedir kılabileceği özünde şekillenen bu heyecanlı ve başarılı eserler, kendisinden çok sonra, kendi ülkesinin de sınırlarını aşan bir ilgiye kavuştu.

Vatansever ve entelektüel olmak iki ayrı tanım gibi durur. Entelektüel daha çok bakış açısını evrensel tutan biridir ama bunu yaparken yereli göz ardı edenler çoğunluktadır. Vatansever olmak ise milliyetçi söylemle eş tutulur hale gelmiş, bu kez de evrensel olanı yakalamak zorlaşmıştır. Aliya İzzetbegoviç, bu iki tanımı bünyesinde bir “denge” unsuru olarak bulundurmuş ve ölene kadar korumuştur. “Özgürlüğe kaçışım” isimli hapishane notlarından oluşan kitabında bu dengeyi görmek mümkün. Kendisi hakkında verilecek o muamma kararı bekleyen her mahkûm gibi Aliya da bu kararı beklemiş, uzun bir hapishane hayatı geçirmiş ancak hiçbir zaman “gerçek özgürlüğün Allah’a kul olmak”ta olduğunu unutmamıştır.

Nerede olduğunu umursamaz bir tavır ile okumalarına ve tefekküre devam eden Aliya aynı zamanda müthiş bir âlim idi. Ziraat, kimya ilimlerinin ardından tutku ile bağlı olduğu Hukuk eğitimini de tamamlamış biri olarak, dini bilgilerinin yanı sıra kazandığı bu fenni ilimler ile muhakeme kabiliyetini çokça geliştiren Aliya, dünü, bugünü ve geleceği çok iyi görebilen bir bilge idi. Hapishanede siyaset ve felsefe üzerine düştüğü notlar, dışarıdaki onlarca gazeteci, yazar ve akademisyenden çok daha gerçekçi idi. Reddettiği Avrupa-merkezci bencil Batı zihniyetine karşı o zamanlar zihin düzleminde bir öfke duyuyorken, bu Batıl zihniyetin işgal edip katlettiği “savaş” döneminde de kahramanca direndi.

Hapishane notları, yazdığı kitapları O’nun daha çok İslam dünyası için, Müslümanların geleceği için kafa yoran bir mütefekkir olduğunu gösteriyor. Başarılı sentezleri ve eleştirileri ile bulanık kafaları aydınlatmaya çalışan Aliya, çizdiği yol ile de tüm dünya’ya örnek oluyordu. Ne yazık ki emperyalizmin kirli eli sonunda Bosna’ya dokundu ve yirminci yüzyıl tarihinde yeni bir Endülüs soykırım sayfası açılmıştı. Uzun yıllar siyaset, kültür ve sosyal alanda verilen mücadeleler yerini silahlı mücadeleye bırakmıştı. Uluslararası savaş kaidelerini ve tüm ahlak öğretilerini çiğneyen düşmana karşı koyan halk ve onun bilge lideri Aliya II. Endülüs soykırımına geçit vermedi.

Soykırım’dan başka bir tanım kabul etmeyen bu vahşetten sağ kalan Bosna, şehitleri ve gazileri ile yaşadı. Özgürlük uğruna binlerce insanını verdiği, bir o kadarını kaybettiği bu yüce vatan topraklarının bugüne yansıyan tarihi gerçeği hakkında çok şeyler yazıldı, çok şeyler söylendi. Mümkün olduğunca nesnellikten uzak, tamamen kalbi hicran ve nedamet ile yazdığım bu yazıyı, “Bosna” gerçeğini bilmeden yaşadığımız için bizi affetmesini temenni ettiğim-hay ve meyyit- tüm kahraman Bosna halkına ithaf ediyorum.

Ve Aliya… Biliyorsun ki düşüncelerin ve eserlerin kadar direnişçi gücünle de dünya var oldukça anılacaksın. Ben de şunu biliyorum ki Seni anlatan cümlelerimin hepsi birer müsrif tespitlerden öte gidemeyecek. Seni tanıyanlar kendilerine senin gibi bir lider bahşetmeleri için Allah’a yalvarıyor. Ancak Sen nasıl ki layık olduğun halka lider oldunsa, senin gibi lidere layık olacak halk lazım. Avrupa, dünya üzerinde az bir alan kaplayan Bosna denizinde boğuldu. Tarık Bin Ziyad imanına eş bir imana sahip komutan oldun ve köle olmayı asla kabul etmedin. “Asla köle olmayacağız” derken, asıl köleliğin zihinlere vurulmuş prangalar olduğunu haykırdın.

Emperyalizmin soğuk nefesi hala ensemizde. Medeniyetleri çatıştıran tez’e karşılık medeniyetleri kucaklaştıran Aliya, sahip olduğu kültürel ve tarihi miras ile emperyalizme karşı yegâne güç olan İslamiyet yolunu bir kez daha gösterenlerden oldu. Bu yolda farklı zamanlarda farklı coğrafyalarda nice gençlik adımlarını atmaya başladı. Bir medeniyet köprüsü olan Mostar’ın ziyaretçilerinin ve sevenlerinin artması bu yüzden.

Aliya’nın sözü ile bitirelim:

“Nehir üzerinde köprüleri yeni baştan inşa etmek için, ilk önce insanların kalbinde inşa etmeliyiz. Biz buna hazırız!”

*Her şeyden önce Allah’ın rızasını uman bir kul olduğu için,  sadece isminin yer aldığı bu mütevazı ve iddiasız başlığı koymayı uygun gördüm.

Ayşenur BULUT
http://www.ayvakti.net/ayvakti-deneme/item/aliya

Yunus Emre

﷽ Kul | Bosna Sevdalısı | Silahsız Muhafız | #Diriliş

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın