Yunus Emre Güleç

Aliya’nın ardından

Boşnak Teyzemiz…

Aliya İzzetbegoviç. Balkanlarda bir döneme adını veren büyük lider, bilge kral. Onu insanlar Aliya diye çağırıyorlar. Bu şekilde Aliya ile olan samimiyetlerini ve daha çok onu ne kadar çok sevdiklerini ifade ediyorlar.

Aliya’yı 2003 Ekiminin 19. günü 78 yaşındayken kaybettik. Onu sadece Bosna halkı değil bütün dünya kaybetti; zira o ülkesinde dini ve ırkı ne olursa olsun tüm insanlara her zaman eşit ve adil davrandı. Bu adaleti ülkesine her türlü zulmü reva gören Sırp ve Hırvat saldırganlara karşı da değişmedi. Dünyada insanlık adına, ahlak adına, erdem adına anılacak, hatırlanacak ne var diye sorduğumuzda hemen Aliya’yı hatırlayabiliriz.

Aliya, 1925 tarihinde Bosanski Samac’da doğdu. İlk mahkumiyetini henüz 21 yaşındayken İslami etkinliklerde bulunan El-Hidaye Teşkilatı’nın gençlik kollarından olan “Genç Müslümanlar” içinde yer aldığı için aldı. Zenica hapishanelerinde, Stolac ve Saraybosna inşaatlarında ve Macaristan sınırında bulunan mahkum kamplarında yaklaşık üç yıl kaldı. Hapishaneden çıktıktan sonra Saraybosna Üniversitesi’nde eğitimine devam etti. 25 yıl hukuk danışmanı olarak görev yaptıktan sonra emekli oldu. 1970 yılında yayımlanan “İslam Bildirisi” adlı ünlü kitabında Aliya İzzetbegoviç, tüm dünya Müslümanlarına, uyanışın ve yeniden dirilişin öncüleri olma noktasında kendilerine düşen tarihi rolü tamamlamaları çağrısında bulunuyordu.
1983 yılında Saraybosna’da yapılan bir duruşmada, “Müslüman milliyetçiliğinden kaynaklanan düşmanca ve devrim karşıtı faaliyetlerde bulunmak” suçuyla itham edilen 13 kişi yargılandı. Başlıca sanık, “İslami Deklarasyon” adlı eserini bundan tam 13 yıl önce tamamlamış olan Aliya İzzetbegoviç idi. Sanıklar, “rerörist” örgütün emellerini yeniden canlandırmakla itham edildiler. Aliya temyizde 10 yıla indirilen, 14 yıllık hapis cezasına çarptırıldı. İzzetbegoviç, 1989 yılında Yugoslavya’nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuşmuş ve hapisten çıkar çıkmaz kaldığı yerden devam ederek 1990 Mayıs ayında Demokratik Eylem Partisi’ni (SDA) kurdu. Bir ay sonra girdiği seçimleri kazanan Aliya, Bosna Hersek Cumhurbaşkanı oldu ve ateşler içindeki bir coğrafyanın her türlü sıkıntısıyla karşı karşıya kaldı. Hırvatistan ve Slovenya’nın 1991’de bağımsızlıklarını ilan etmelerinin ardından 3 Mart 1992’de Bosna’nın bağımsızlığı ilan edildi. Savaş ve sıkıntılarla dolu yılların ardından 1995 Kasım’ında Dayton Antlaşması’nı imzaladı ve görevini devam ettirdi. Bundan sonra 2000 yılındaki istifasına kadar katıldığı tüm seçimleri partisi SDA hep en önde tamamladı.

Daha önce iki kez kalp krizi geçiren İzzetbegoviç, 10 Eylül 2003’te evinde aniden bayılması ve düşerek dört kaburga kemiğini kırması üzerine hastaneye kaldırıldı. 78 yaşındaki Boşnak lider, daha sonra iç kanama geçirdi ve Saraybosna Hastanesi’nde 19 Ekim 2003’te hakkın rahmetine kavuştu.

(Murat Yılmaz – Kasım 2006)

Mizraksız İlmihal’den Notlarım

“Evet, senin için ağlarım Nurhan. Senin için dua ederim, ikimiz için. Bir kızın yüreği hangi dilden konuşur, bilmiyorum. Ama benimle konuşmaya çalış benimle. Bizleri farklı ve bir yaratan Allah, anlaşılır da kılacaktır elbette. Varlığımın her zerresiyle dinlerim seni, konuş! Düşlerini anlat bana. Düşleri gördüren Allah. Hem biz konuşuruz zaten… Kelimesiz, harfsiz bir dilin aramıza çiçekler serpiştirdiğini duymuyor musun Nurhan?
Ben de dirsek çürüttüm, ben de yutkundum; ben çok yutkundum Nurhan, ama hiç yalan söylemedim. En azından son sekiz yıldır, polisler ve üzülmesinler diye aileme söylediklerim dışında hiç kimseye yalan söylemedim. Hele sana! Pırıltıları ruhuma yıldızlar serpiştiren gözlerine bakarak nasıl yalan söyleye bilirim ben?
Ben dağlarda büyüdüm, ağaç diplerinde düşündüm çocukken. Yuva yapan kuşlar gördüm Nurhan. Yapabilirsin ki seni kadın olarak yaratmış Allah…

Seni tarif edemiyorum Nurhan! Sen beni tarif ediyorsun… Belki de kalu bela’dan beri tanışıyoruz biz ruhlarımız tanışıyor…
Ben çiçekçi dükkânlarından çiçek alamam. Sana çocukluğumun geçtiği dağlardan toplamak isterim çiçekleri. Ama bunları söze dökemem, dökemem dökemedim, dökemiyorum… Ama inan bana sen; ana dilimde; uğrunda Bağdat halifesi ile tek başına savaşılan destandaki kadınsın…
Ama biz savaşmak zorundayız Nurhan! Yaratılışımız bize yüklediği anlamlardan biri bu! Kötülükle, yanlışlıkla, zulümle, insanlarla hakikatin arasına giren her şeyle savaşmak zorundayız. Hayatsa ölümle bitmiyor; biliyorsun

“Çöl Aslanı” Ömer Muhtar

“Ömer Muhtar inancına, akidesine son derece bağlı bir adamdı. Onun bu inancına saldırmaya kalkışana kim olursa olsun büyük bir heyecan ve azimle karşı koyardı. O, vatanına saldıranlara karşı da korkusuzca savaşıyordu.”..İtalyanlar Osmanlı’ya karşı siyasi mücadelede başarısız olunca “Sizler Libya’ya medeniyet götürmemişsiniz, biz götüreceğiz” diyerek Libya’ya medeniyet sunmak (!) için işgal etmişlerdir. İlk başlarda küçük çaplı direnişler sergileyen Libyalılar, daha sonra Ömer Muhtar’ın önderliğinde mücadeleyi devam ettirmişlerdir.


1862 yılında Libya’da doğan Ömer Muhtar çok küçük yaşlarda, ilk eğitimini aldığı babasını kaybetmiş ve yetim büyümek zorunda kalmıştır. İslâmi Bilimler Akademisi’nden eğitim aldıktan sonra imamlık yapmaya başladı. Liderlik yeteneği sayesinde çok kısa süre içerisinde tanındı. Senusi tarikatına girerek toplum içerisindeki yerini güçlendirdi. İtalya’nın 1911’de İtalya’yı işgal etmeleriyle Libya karışmaya başladı. Osmanlı başka yerlerde savaştığından Libya’ya yeterli desteği sağlayamadı. Bu saldırılar 1922’de Mussolini’nin İtalya’da faşist liderliği kurmasıyla daha da arttı. Bu nedenle Libya’da herkes Ömer muhtarı lider olarak benimsedi. Zira çok güçlü bir liderlik yeteneği mevcuttu. İlk başlarda küçük gruplarla yaptığı mücadelesini daha sonra daha organize olmuş birliklerle yapmaya başladı. Birçok önde gelen kişiden destek göremeyen Ömer Muhtar, ümidini hiç yitirmeden gayret gösterdi. Mücadeleyi bırakması için rüşvet tekliflerinin hepsini geri çevirdi.
 Ömer Muhtar’ın birlikleri bin bir sıkıntı içerisinde mücadele ettikleri halde direnişlerinde hiçbir durgunluk yaşamadılar. İtalya ise beş yılda beş vali değiştirecek kadar idari kayıp yaşamıştı. İtalyanlar en sonunda Ömer Muhtar’a destek veren bazı kabile reislerini kendi safına çekti. İtalyanlar Ömer Muhtar ile görüştükleri halde anlaşmalarına uygun hareket etmediler. Ve İtalya hükümeti en acımasız komutanlarından olan Graziani’yi yolladı. Artan baskılarla Ömer Muhtar ve askerleri zayıf düştüler ve 1931 yılında yapılan bir savaşta esir düştüler. Aynı yıl içerisinde de İtalya Hükümeti tarafından idam edildi.
Graziani, Ömer Muhtar hakkında şunları söylemektedir;
“Ömer Muhtar inancına, akidesine son derece bağlı bir adamdı. Onun bu inancına saldırmaya kalkışana kim olursa olsun büyük bir heyecan ve azimle karşı koyardı. O, vatanına saldıranlara karşı da korkusuzca savaşıyordu. Vatanına yapılacak herhangi bir saldırıyı karşılıksız bırakmayı kabullenecek bir şahsiyet değildi.”

“Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız, ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince; ben, cellâtlarımdan daha uzun yaşayacağım.”
Ömer Muhtar

Aydın BELET 

Bükçe …

Bu hikayeyi dinlediğimde çok etkilendim. Anlatılanlar gerçekten doğruydu.Hikayeyi dinledikce yaşamış olduğum bazı olaylar belirdi zihnimde…Neyse okumak isteyenler için yazı dinlemek isteyenler içinse bir video mevcuttur. Keyifli okumalar/seyirler.Yorumlarınızı bekliyorum...

Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder.
İş yerimden oğluma telefon açtım, “Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim.” dedim.
Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı.
Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor.

Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri
biliyorum artık.

-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi.
Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe’ yle üç dil
oluyor.

-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin.

Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya çıkıyor.

–Kadınların ayrı bir dili mi var?

–Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla
yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe’ yi öğrenmeli.

İyi de niye Bükçe?

–Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle
söyleyecekleri sözü net söylemezler.
Eğip bükerler; onun için dilin adını ;Bükçe”
koydum.

-”Bükçe zor bir dil mi baba?” diye sordu
gülerek.

–Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor.
Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca “seni seviyorum” diyorsun ama karın
hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca “seni seviyorum” un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.
-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.

-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler.
Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar.
İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi
anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar.
“Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?” diye canları sıkılır.

-Biz de bazen Canan’la böyle sorunlar yaşıyoruz.
“Niye düşünmedin?” diye kızıyor bana.

-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince
düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

-Var dedik ya oğlum, Bükçe’ yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

-Hazırım baba.

-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe’de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken
sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana “Bugün bir elbise aldım.” diye söylemez.
Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise
denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü
tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

-Hikaye dili yani.

-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, “Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes.” demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin
demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki durumda da
“seni sevmiyorum” demiş olacaksın.

-Ne alakası var baba “seni sevmiyorum” demekle “kısa anlat” demenin?

-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

-Bu önemli. Bükçe’de dinlemek sevmektir diyorsun.

-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir.
Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye
düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek
istediğimizi çözmeye çalışırlar.
Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz
şeydir.

-Geçen hafta Canan bana “Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım.” dedi. Ben de “Böyle de iyisin.” dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. “;Neyin var?” diye sordum.
“Hiçbir şeyim yok.” dedi. Sence nerede hata yaptım?

-”Böyle de iyisin” derken o “de” ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. “Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin.”

-Peki ne demem gerekiyordu?

-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili,
giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın.
Bunu hiç unutmazlar. O gün “Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok.” deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup “Ağır mıyım?” derse sakın; Evet, biraz” falan deme
“Hayır” de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir.
Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin.
Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin e
leştirmeni kabul
etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

-Ve asla unutmazlar, değil mi?

-Aynen öyle. Yıllar önce annene, annesi için
“Biraz cimri.” demiştim. Hala “Sen benim annemi sevmezsin.” der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama “Sen şunu mu demek istiyorsun?” diye asla yüzüne vurmayacaksın.

-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli
etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde “Niye bana iğne batırıyorsun?” Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. “Akşama tok mu geleceksin?” diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir.
Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm.
Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. “Tok gel, yemekle
uğraşmak istemiyorum” demek
istiyor. Anladım ama tabi “Ne demek istiyorsun?”
demedim.

-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine
çıkmıştık.

-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan “Canım benim
karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da
yorgunum, gelirken bir şeyler getir yiyelim.” demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi
tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor.

“Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?”dedim. “Tamam.” dedi.
Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

-Bu Bükçe’ de kısa konuşma yok mu baba?

-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, “Neyin var?” diye. “Hiçbir şeyim yok.” diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

-Bükçe’ de “Hiçbir şey yok.” demek; “Çok şey var, benimle ilgilen.” demek oluyor, o zaman.

-Evet. Biz erkekler “Bir şey yok.” diyorsak ya
gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; “Şu anda konuşacak bir şey yok.” diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur.
Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için
“Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım.” demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

-Bir arkadaşım da “Kadınların ‘Peki.’ demesi tehlikelidir” demişti.

-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir
‘peki’, ‘olur’, ‘tamam’ her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe’ de “Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım.” demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat
pekinin yanında “Peki canım, olur hayatım”
gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

-Zor bir dil baba.

-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor.
Dili anlaman yeterli.

-Anlamak da pek kolay değil ama.

-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten.
Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar.
Sitem ediyoruz zannederler.

-Nasıl yani?

-Mesela, karın sana “Ne zamandır dışarı
çıkmadık.” derse bunu suçlama olarak
üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. “Daha geçenlerde gezmeye gittik.” gibi bir savunmaya girme.
“Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz.” de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

-Küçük ama önemli detaylar.

-Aynen öyle. Mesela karın “Üşüdüm.” diyorsa, “Üstünü kalın giy.” demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe’ yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

-Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

-Not mu alsaydım… Epeyce detayı varmış dilin.

-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük “Fark etmez.”dir. “Fark etmez”i kadınlar “Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap.” diye anlarlar.

-En değerli sözcük nedir?

-Sen bil bakalım.

-”Seni seviyorum.” herhalde.

>-Evet, kadınlar “Seni seviyorum.” sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler “Söylemiştim, zaten biliyor.” diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum.
Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler.
Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek
için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük
sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar
yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar.
Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı.
Az sonra geldi.

-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe’yi anlamaya
başladım. Canan aradı. “Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi
baksak?” dedi.
Tam “Fark etmez, sen seç.” diyecektim ki bunu
senin söylediğin gibi “Ev de perde de umurumda değil.” gibi anlayacağı aklıma geldi. “Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen.” dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyili
ğini hiç
unutmayacağım. Bana Bükçe’yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu.
Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın.
Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

Sema Maraşlı’nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz kitabından..

Bir Adın Emanet dilimde…

Her andığımda bana eksikliğimi hatırlatan; dile kolay kalbe ağır adını anıyorum.Adın ki, durmadan çoğalır içimde.Adın ki bir emanet dilimde.
Her tercih bir vazgeçişse eğer;benim tercihim Sen oluyorsun.Dilim en çok adını anınca, kalbim yalnız Seni hatırlayınca hayat buluyor.Adın, anlam katıyor adıma.
Adın ki, büyük.
Adın ki yüce.
Adın ki en güzel…
Ölüme doğru yürüyen bütün insanlar gibi ben de küçüğüm.Avuç içindeyim, açılsa düşeceğim.Bu sabah gözlerime yerleşen tefekkürle Seni söylüyorum.Yüzlerce, binlerce kez söylüyorum,yetmiyor.Art arda ve hepsi farklı anlamlardaki isimlerini söylüyorum.
İki tesbih boncuğu arasında bir kalp kaç kez çarpar, sayamıyorum.”İkrar”ın sukutu oluyor suskunluğum.Az ve öz olan bir anlayışla ve kıbleye doğru bir bakışla Seni anıyorum.Andıkça çoğalıyor anlamların.Adın ki sonsuzluk..
Adın ki ahd ve vefa…
Evimdir dediğin kalbimin en naif köşesine bırakıveriyorum ismini.Harfler ruhuma dokunuyor.Bir su damlasını doldurmayacak büyüklükteki küçüklüğümü hissediyorum.Devasa bir huzur yanağımdan süzülüyor.Ellerim Sana doğru uzanıyor:”Sevgine talibim” diyorum;affına ve rızana…

Cevabını duymuyorum ama duyduğunu biliyorum.Eğer ki adın “en gizli sesleri işiten” olmasa, nasıl bilirim bana “buyur” dediğini.”O adı günde yetmiş kez anın” diye buyuruluyor.Ve biliyorum ki kalp kapağı dakikada yetmiş kez açılıp kapanıyor.
Sen,kimsenin göğsüne iki kalp koymamışken ve kalpleri ancak Sen değiştirebilirken kalbimin dik durmasını istiyorum Senden.Bir muska gibi takıyorum ruhuma adını.Adın ki “gizliyi bilen, sırları gizleyen…”
“Neden O var?” dediğimde herşey canlanıveriyor?Hayat adın geçince niçin allı morlu renklere bürünüyor?
Nasıl oluyor da Sen gelince aklıma,omzumdaki ağırlık azalıp ruhumda bir şölen başlıyor?”O, onsuz olmayandır.”diyen filozofa kulak verince,gözlerim neden böyle doluyor?Sen ki “hiçbir şey kendisine denk olmayansın”.
Sen ki “yüceliğinde yakın, yakınlığında güzel” olansın.Ben yer ile gök arasında, ümit ile korkunun ortasında, düştüğüm kayaya tekrar tırmanmak istiyorum.
Sorduğun suale “bela” dediğim günden bu yana, ismine sığan meale kulak veriyorum.Hayattan uzaklaşıp, gerçeğe yaklaşırken, va’dedilen günü bekliyor,ömrün gelip geçiciliğine tebessümler gönderiyorum.
Ben; kulaklarım, gözlerim ve zihnimin işgal altına alındığı bir devirde seviyorum Seni.İstemelerim olmasa Senin için bir ehemmiyetim olmayacağını bilerek geldim kapına.
Ve bunun için bağlıyım adına.Nasıl ki en çok alnım yere değdiğinde hissediyorsam Seni,öyle bir anda kapatmak istiyorum gözlerimi.Seni razı edecek bir gün istiyorum Senden.
Ey “saltanatında kadim” olan adın düşüyor aklıma.Adın ki kuluna uzak olmayan…Adın, esirgeyen ve bağışlayan…
Arının karnını yazan kudret ile semaları tanzim eden kudret aynı eldir.Kapkara bir gecede kapkara bir taşın üstündeki kara bir karıncayı gören de O’dur.Varlığın bir sebebi vardır.
Sebebin de bir sebebi vardır.Ve herşeyin sebebi de büyük adındır.Sen olmasan,sınırsız sema gözbebeğime nasıl sığardı?Varlığımın sebebi, kalbimin sahibi,musibetimin ümidisin.Rahledeki Kitap,neydeki nefes,içimdeki ses adını fısıldıyor.
“İsmine sığan her şey kendisinden azdır.”Adın “Baki”, adın “Kafi”…Adın en güzel isimler sahibi…
“Kimi sevsem,Sensin.”Bilirim ki kainata dağılmış bütün sevmekler isimlerine karşı verilmişbir muhabbettir.
Vaha sandıklarım çöl oluyor, kıyılarıma vurup giden insanlar anlamıyor beni.Kuyularda kalıyorum, yardım eden olmuyor.Bir adın kalıyor her şeyden geriye.Ben kuyuya düşsem Sen kovanı sarkıtırsın bilirim.Menzili vefa olan bir bağı var dostluğunun.Yazın buharlaşmayan,kışın donmayan,sonbaharda yapraklarını dökmeyen bir dostluk…Dostluğundan cesaretle istiyorum Senden:
Ne olur Sana en güzel göründüğüm an, al beni yanına.Aşk susturduğu oranda büyür,büyüdüğü oranda sustururmuş.Susuyor,Seni dinliyorum.Adın için yaşıyorum.Adın ki bir emanet dilimde.Adın ki, eksilmeyen tek kelime…

Yeni Kampüsümüz Açıldı!

otvaranjekampusa103

Dün [05.04.2010] üniversitemizin resmi açılışı Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından büyük bir coşku ile gerçekleştirildi. Açılışa ilgi çok büyüktü. Türkiye’den 190 kişi özel bir uçakla getirildi Bosna’ya. Kimler vardı? Benim gözlemleyebildiğim;  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Haris Silajdzic Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Devlet Bakanı Veysel Eroğlu, Yök Başkanı Yusuf Ziya Özkan, IGMG Genel Başkanı Yavuz Çelik Karahan, Kadir Topbaş, Dr. Mete Gündoğan, İskender Pala, Hasan Kaçan, Kadir Çöpdemir ve tanımadığım bir sürü davetli…
Yeni kampüsümüz hayırlara vesile olur inşAllah.
Bu arada davetlilerden İskender Pala İle çok kısada olsa sohbetimiz oldu kendileri ile fotoğraf çekindik. Bizleri açılışta yalnız bırakmadığı için kendilerine buradan teşekkür ediyorum. Önümüzdeki açılışlarda kendilerini tekrar bekliyor olacağız İnşallah… 

 

Allah’ın razı olduğu eşler!

Hiç şüphe yok ki dünya, bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Geçici bir konak, imtihan edileceğimiz geçici bir mekândan başka bir şey değildir bu dünya hayatı. Her şey, asıl hedef, ahiret yurdumuz için imtihan soruları mesabesindedir. ‘Dünya ahiretin tarlasıdır’ buyuran Peygamberimiz, bu Hadis-i Şerifinde elbette, güzel şeyler ekin ki güzel şeyler biçesiniz demektedir.

Bir imtihan yurdu olan bu dünyada, imtihanı daha kuvvetli geçebilmenin en güçlü adresi şüphe yok ki ailelerdir. Bizler için ‘muhkem’ bir kale olan aile yuvaları, üzerinde en çok titizlik göstermemiz gereken yerlerdir. Zira aile kavramının çözüldüğü bir toplum çökecek, bu da ahiret yurdumuzu tehlikeye sokacaktır.
Aile kavramı yıkılmaya çalışılıyor!
Uzun yıllardır sistemli bir şekilde aile kavramı yıpratılmaya çalışılıyor. Özellikle televizyon dizileri aracılığıyla bu yıkımı artırarak sürdürüyorlar. Devlet tarafından aileden sorumlu bir devlet bakanlığı kurulmasına rağmen aile mefhumumun içini hızla boşaltılıp, toplumsal huzurun tek kalesi olan aileyi yıkmaya çalışıyorlar.
Elbette bu yıkımda hepimizin payı var. Yıllardır, ‘özgür kız’lardan söz edip durduk. Çağdaşlaşma adına, ahlak ve maneviyatın kökünü kuruttuk. Şimdi de ahlaksız yetişen nesilden, annesini döven çocuklardan yakınıp duruyoruz.

Eşlerin arasına kim giriyor?
Kitle iletişim araçları “mahrem” bir köşe bırakmadı. Önce eşler arasındaki eşitlikten söz ettik, sonra da hayatın müşterekliğinden. Allah’ın ne söylediğine kulağımızı kapattığımız için, kendi uydurduğumuz yalanlarla bu günlere geldik. Artık en ufak tartışmada boşanma ile sonuçlanan ‘naylon’ evlilikler yapılıyor.
Ahlak ve maneviyatı hızla çöken bir toplumda, tek korunak ve güven ortamı; ailedir. Bütün olumsuz gelişmelere rağmen, hala ahlak değerlerini korumak ve eski güzel günlere geri çevirmek mümkün… İslam, dünya ve ahiret saadeti için, yeni yuva kuracak gençlere ve yeni kurulmuş ailelere yapmaları gereken her şeyi anlatıyor. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, Allah’ın sevdiği eşlerin özelliklerini bizlere öğretiyor.
‘Dindar olanı seç!’
Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Bir kadınla dört özelliği için evlenilir; malı, soyu, güzelliği ve dini için… Siz dindar olanını seçin.”
Bu sebeple olmalı ki, ailenin kuruluşundan itibaren dikkat edilecek ana konular Sevgili Peygamber’imizin mübarek hadis-i şeriflerinde açıklanmıştır. Bunlardan bir kaçına işaret etmek gerekiyor. Peygamberimizin hadisi; eş seçiminde dikkate alınan dört unsuru, vakıayı tespit çerçevesinde saymaktadır. “Vakıayı tespit” demek, insanlar arasında adet olanı, olduğu gibi dile getirmek demektir. Yoksa “siz de öyle yapın” anlamında değildir. Nitekim Efendimiz açıkça Müslümanlara, eş seçiminde “dindar olanı” tercih etmelerini tavsiye etmiştir.
Güzelliğin, zenginliğin ve soyluluğun hem geçici hem de olumsuz gelişmelere ve didişmelere gebe nitelikler olduğu binlerce kez tecrübe edilmiştir. Ancak “dindarlık”, bütün beşeri ve dünyevi özellik ve niteliklerin özünde ve ötesinde, her türlü şart altında faydası görülecek ve kendisiyle mutlu olunabilecek bir vasıftır. Dindar eş ve aile bazılarının sandığı gibi sadece sıkıntılı zamanlar için değil, mutlu ve sevinçli zamanlar için de aynı derecede gerekli ve geçerlidir.
‘Kim biriyle parası için evlenirse, Allah onu fakir kılar’
Peygamberimizin şu hadisine dikkat etmemiz gerekir; “Kim bir kadınla sadece soyu, şerefi ve itibarı için evlenirse, Allah o kimseyi zelil eder. Kim bir kadınla sadece malından dolayı evlenirse, Allah onu fakir kılar. Kim de gözünü haramdan korumak, ırz ve namusunu muhafaza etmek, akrabası ile ilişkilerini devam ettirmek için evlenirse, Allah bu evliliği iki taraf için de hayırlı ve uğurlu kılar.”
Eşi, kişi için göz aydınlığıdır
“Rabbimiz! Bize göz aydınlığı olacak eşler ve çocuklar ver” (Furkan Suresi 25/74) Ayetinde ‘göz aydınlığı’ diye nitelenenler öncelikle dindar eşlerdir. Huy güzelliği ‘dindarlık’ ile desteklenmesi halinde, sürekli mutluluk sebebi olur. Bu da göz aydınlığının ta kendisidir.
Müminlerin en olgunu
Tercihini ve seçimini dindar eşten yana kullanması istenen Müslüman erkeklere, Hz. Peygamber şu gerçeği de hatırlatmıştır; “Müminlerin en olgunu, ahlakı en güzel olanlardır. Sizin en hayırlılarınız kadınlarına karşı hayırlı olanlarınızdır.”
Eşitlik değil, sadakat ve itaat
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, ailedeki denge, huzur ve mutluluğu sağlamak için, rivayet edilen bir hadiste hanımlara da şu gerçeği hatırlatmıştır: “Şayet ben bir insanın bir başkasına secde etmesini emredecek olsaydım, hanımın kocasına secde etmesini emrederdim” [Ebu Davud]
Bu hadis üslup ve vurgu olarak ailedeki huzurun “sadakat ve itaat” noktasında toplandığını göstermektedir.
Ebedi kurum; aile yuvası
İnkâr edilemez bir gerçektir ki, herkes evinde rahat eder. Evler ve aileler birbirlerine tahammül etmesini bilen sadakat ve feragat sahibi eşler sayesinde huzur yuvası olabilir.
Bu sebeple “aile yuvasını” geçici hevesleri tatmin ocağı olarak değil, sonuçları itibariyle öteki dünyaya uzanan, oradaki hayatın şeklini tayin eden “ebedi bir kurum” olarak görmek gerekmektedir. Böylesi bir bakış açısına sahip eşlerden oluşan aileler, daha doğrusu “dindar aileler” dünya için olduğu kadar gerçek istikbal için de güven kaynağıdır.
Dünyada elde etmek için gayret gösterilecek üç kıymet
Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, İbn Mace’de geçen bir hadisinde, dünyada elde edilmesi için gayret gösterilmeye değer bulduğu kıymetleri; “Şükreden gönül, zikreden dil ve ahiret işlerinde kocasına yardımcı olan dindar hanım” olarak bildirmiştir.
Tavsiye hem erkeklere hem kadınlara!
Şu önemli hususu belirtmekte fayda var ki dindar eş seçimini tavsiye eden hadisler, dindar kişileri de arkadaş edinmeyi öncelikle teşvik etmiş olmaktadır. Ayrıca burada erkeklere yönelik olarak söylenmiş olan ‘dindar olanı seç’ tavsiyesi, aslında ve doğal olarak, hanımlara da yöneliktir. Allah’ın Resulü, onlara da evlenecekleri erkeklerde öncelikle ‘dindarlık’ vasfını aramalarını tavsiye etmiştir.

İlişkide kıskançlık

Kıskançlık hem sahip olduğunu yitirebileceği, hem de başkalarının sahip olduğuna kendisinin de sahip olması gerektiği düşünüldüğünde hissedilen bir duygudur. Bazen günlük yaşamın bir cilvesi olarak gelip geçici biçimde, bazen de yaşamı alt üst edecek biçimde; bazen yersiz yere ortada hiçbir neden yokken bazen de gerçek bir tehdit ya da yitim söz konusu olduğunda yaşanır.

Kıskançlık ve evlilik

Dozunda olan kıskançlık normaldir ve sevginin, bağlılığın bir göstergesi olarak kabul edilir. Normal kıskançlık, pek çok evliliği kurtarmış bir evlilik sübabıdır. Anormal kıskançlık ise yıkıcı bir saplantıdır ve tedavi edilmesi gerekir.

Kıskançlığınızın patolojik olup olmadığını sorgulamanız gerekiyor. Patolojik kıskançlık somut olay ve gerçeklere dayanmaz. Hayali aldatılma korkuları vardır ve ihtimalleri olmuş gibi kabul eder. Kuşku rüzgârı oluşturan kıskançlıklar evliliğe zarar verir. Patlamalar ve kavgalar… Sürekli suçlanan eş savunmaya geçecektir. Patolojik bir kıskançlık tedavi gerektiren bir durumdur. Beyinde çeşitli hücre gruplarının kimyasal dengesinin bozulması söz konusudur. Bu tedavisi olan bir durumdur.
Evlilik ve aile hayatının % 50’sinde farklı şekillerde kıskançlık görülürken % 10’ununda aşırı şekilde kıskançlık nedeniyle şiddete başvurulduğu gözlenmiştir. Aşırı kıskançlık genellikle evlilikleri ve evliliklerdeki mutluluğu bitiren bir ıstıraba dönüşür. Kıskanç kişinin kendisinde öz yıkım hem de karşı tarafta bunaltı yaratan sonuçlar doğurarak ilişkilerin dramatik bir hal almasını sağlar.
Normal bir kıskançlık evlilikte sevgi ve ilginin ifadesidir. Suçlayıcı ve saldırgan olmayan kıskanç bir eş, eşini kıskanır ama onu incitmez de.

Kıskançlık Nedenleri

Kıskanç olanlarda bir veya birden çok korku egemendir; ihmal edilme, terk edilme, sevgisini kaybetme ve benzeri korkuları vardır.
Bir kısmında ise derin bir güven problemi vardır ve karşı tarafa bağlanmada güvensizlik yaşarlar. Tehdit hissettiği kişilere karşı da tuzak kurma veya onları eleştirirken değerlendirmede abartma eğilimi görülür. Sevdiğinin özgürlüğünü kısıtlayıcı davranış ve isteklerde bulunma, emirler yağdırma ve kıskanılanın etrafına duvar örme girişimleridir. Bunlar bazen sevilene sahip çıkmak ve bazen de kötülüklerden koruyormuş izlenimi verilerek yapılır.

Özgüveni olmayan ve düşük benlik duygusu içinde olanlar kıskançtır

Geçmişte yaşanılan hayal kırıklıkları bunun sebebi olabilmektedir.

Anormal kıskançlıktan nasıl kurtulabiliriz?

* Özellikle kıskançlık-depresyon kısır döngüsüne düşerken, ilk olarak kendinizin aslında çok güçlü biri olduğunu düşünün.
*Kıskançlık konularını tartışırken, kesinlikle saldırgan olmayın. Eşiniz konuşurken, sözünü kesmeyin. Siz de konuşurken, sözünüzün kesilmesine izin vermeyin.
* Birlikte yapmadığınız farklı bir eğlence bulmaya çalışın.
* Sevdiklerinize, arkadaşlarınıza, ailenize sürprizler yapın.
* Ona yeterince ilgi gösterirken, kendinizin de ilgiye ihtiyacınız olduğunu eşinize hissettirin.
* Güven duygusunu zayıflatan en önemli etken açık iletişimin olmamasıdır. Birbirlerine dolaylı, imalı mesajlar veren, kinayeli konuşan insanlar farkında olmadan düzeltmek istedikleri yanlışı daha da artırırlar. Sorunların büyümemesi için kesinlikle açık iletişim şarttır.
* Bilindiği gibi, ilişkilerde kişinin kullandığı yöntem de söyledikleri kadar önemlidir. Kişi doğru bir şey söylüyorken, yanlış bir üslup seçerse, hem kendisini doğru ifade edemez hem de taraflar gerginleşir ve çözümsüzlük artar. Tarafların her şeyden önce empatik iletişimi öğrenmesi ve uygulamaya geçirmesi gerekir.
* Olumsuz duygularla baş etmenin yolu, onların yerini olumlu duygularla doldurmaktır. Kişi sevdiği insana sevgiyle yaklaştıkça karşısındaki de ona aynı şekilde yaklaşacak ve belki de kıskançlığı doğuran nedenler ortadan kalkacaktır.
* Kendinize değişik hobiler edinin. Kendinizi izleyen konumdan yaşayan pozisyona getirmek sizin elinizde…

Gelinciğin hikâyesi

“Köyün birinde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yasayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.
Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır… Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir… Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.”
Kadın gelinciği öldürdüğüne üzülür ama elinden bir şey gelmez. Geri dönüşü olmayan bir şey yapmıştır. İki dakika sabretseydi gerçeği öğrenecekti. Sonra yine öldürebilirdi.
Demek ki, her zaman gördüklerimizle gerçek aynı olmamaktadır. Sakın önyargı ve sağlıksız kıskançlıklarımızla hareket etmeyin…

Selam, cennete götürür!

Hayatımızın her anını kontrol altına alan İslam, selamlaşmada bile bir üst seviye belirlemiştir. İnsan iletişimi için hayati önem taşıyan selam bahsi, tüm yönleriyle iyi bilinmeye muhtaç bir konudur. Zira anlaşmanın ilk yolu, selamlaşmadan geçer. Ama selamlaşma, öncelikle anlaşma için değil, hayrı istemek içindir.

İslam, tüm insanlığa bir estetik ve ciddiyet kültürü sağlamıştır. Bir ölçü koyduğu selamlaşma adabı, keyfi yaklaşımların hareket alanını daraltıp, bizzat ayet ve hadislerle belirlenmiştir. Özellikle popüler yönü sebebiyle, gayrimüslimlerin adetlerine bulaşmamak için, selam alıp vermenin bile bir incelik işi olduğunu kabul edip, ona göre hareket etmek gerekir. İslam; ‘selam veren güzel bir yol takip edecek, selamı alan ise ondan daha güzel bir yol ile mukabelede bulunacaktır’ der özetle.

‘Allah, her şeyin hesabını gerektiği gibi yapandır’

Nisa suresi, 86. ayette, Rabbimiz şöyle buyurur: “Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır”
Selamlaşmada ilk maksat, konuşmanın önünü doldurma lafazanlığı değildir. Selamlaşma daha çok muhatapların birbirlerine karşılıklı olarak dua etmesidir. Buhari’de geçen bir hadiste Son Peygamber efendimiz (sav) şöyle söylemiştir:
Allah Teâlâ Âdem aleyhisselamı yarattığı zaman: “Meleklerden (olup) oturmakta bulunan şu topluluğun yanına var ve onlara selam ver. Selamına nasıl mukabele edeceklerini (iyi) dinle. Çünkü onların selam (alma tarz) ı, senin ve zürriyetinin selamı (olacak) tır” buyurdu. Hz. Âdem, (meleklerin) yanına varıp: “Esselâmü aleyküm” dedi. Melekler: “Esselâmü aleyke ve rahmetullâh” dediler ve “rahmetullâh” lafzını ziyade ettiler.

“Otuz sevap yazıldı”

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’e bir adam geldi de: “Esselâmü aleyküm” dedi. Resul-i Ekrem o kişinin selamına mukabele etti, o şahıs oturdu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: “On (sevap yazıldı)” dedi. Sonra başka bir kimse geldi: “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” dedi. Allah’ın Resulü onun selamına da mukabele etti ve: “Yirmi (sevap yazıldı)” dedi. Daha sonra başka bir fert geldi ve: “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh” dedi. Allah’ın Resulü (o kimsenin selamına aynı lafızlarla) mukabele etti ve: “Otuz (sevap yazıldı)” dedi [Tuhfetü’l-Ahvezî]

Ayet ve hadiste bahsi geçen konuyu belirtmekte fayda var:

* “Esselâmü aleyküm” diyene ‘Ve aleykümselâm ve rahmetullah’ diyerek karşılık vermek güzeldir.
* “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” şeklinde selam verene ‘Ve aleykümselâm ve rahmetullahi ve berekatüh’ denilmesi güzeldir.
* “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh” cümlesi ile selam verene, aynı kelimeleri tekrarlayarak, aynıyla mukabele etmeliyiz.
Ayeti kerimedeki “daha güzeli ile selam alın” cümlesi, selamdaki yeni duaların artırılmasının güzelliğine işaret eden bir emirdir.

Önce kim selam verecek?

Ebu Umâme (ra)’den rivayete göre, şöyle denmiştir: “Ey Allah’ın Resulü! ‘Denildi ki, iki adam karşılaşıyorlar bunlardan hangisi önce selam verecektir?’ Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, şöyle buyurdu: “O iki adamdan Allah’a en yakın olanı”
Ebu Davud’un rivayetinde Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem “Önce selam veren, Allah’a ve Resulüne daha yakındır” buyurmuştur.
Buhari ve Müslim’de geçen bir hadiste, Hz Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Binitli yürüyene, yürüyen oturana, az olan çoğa selam verir” Aynı hadisin bir başka rivayetinde; “Küçükler büyüklere selam verir” denilmiştir.

Selam vermek cennete götürür!

Tirmizi’de geçen bir hadiste Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, şöyle buyurdu: “Selamı yayar, açları doyurur, sıla-i rahimde bulunur, gece herkes uyurken namaz kılarsanız, selametle cennete girersiniz”
Yine bir defasında da: “Tatlı dilli olmak, selamlaşmak ve yemek yedirmek, cennete götürür” buyurdu.
Ebu Hureyre (ra)’den rivayete göre, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, şöyle buyurdu: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; İman etmeden cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmeden de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir işi göstereyim mi? Selamı aranızda yaygınlaştırınız” [Müslim, Ebu Davud]

Dikkat! Ayrılırken de selam verilir!

Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği ve Tirmizi’de geçen bir hadiste; Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, efendimiz buyurdular ki: “Biriniz bir meclise gelince selam versin. Kalkmak isteyince de selam versin. Birinci selam ikincisinden evla değildir. (İkisi de aynı ölçüde ehemmiyetlidir)

‘Gayrimüslimlere selam vermeyin!’

İbn Ömer’in rivayetiyle, Buhari’de geçen bir hadiste Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz buyurdular ki: “Yahudiler size selam verince onlardan biri, ‘es-samu aleyküm’ der, sen de ona ‘Ve aleyke!’ de”
Enes’in rivayetiyle; Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Ehl-i Kitap size selam verince onlara ‘Ve aleyküm’ diye cevap verin” [Buhari]
Ebu Hureyre rivayetiyle; Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, buyurdular ki: “Hıristiyanlarla ve Yahudilerle karşılaşınca önce siz selam vermeyin (onlar size versinler, siz mukabele edin) Bir yolda onlarla karşılaşınca, (kenardan geçmeleri için) yolu onlara daraltın” [Müslim]

“Selamı yayın ki selamet bulasınız”

Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem, buyurdu: “Birbirinizle el sıkışın ki, kalplerdeki düşmanlık silinsin. Hediyeleşin ki, birbirinizi sevesiniz ve aradaki dargınlıklar böylece kalksın”

Ve Aşk Evliliğin Ellerinden Tuttu

ve.ask.evliligin.elinden.tuttu.senai.demirci

Sorunsuz evlilik mi dediniz? Niye sorunsuz olmak zorunda evlilikler? Neden insanlar sırf evlilik sorunsuz olmak zorunda diye düşünmekteler?

Oysa başka her yerde sorun var. İnsan ilişkilerinin her türlüsünde sorun var. kabul edelim ki; iki insanın olduğu her yerde sorun vardır. Hele de eşler arası sorunlar ve pürüzler olmazsa olmazdır neredeyse. Bir de aşk için bir araya gelmişseniz, ister aşkın sonucunda, ister aşkı inşa etmek üzere sorunsuz ve pürüzsüz yaşamanız bir şeylerin doğal olmadığına işaret eder. Ne zaman eşinizle bir sorun yaşasanız avucunuza bakın.

Sorunların olabilirliğini kabul ederseniz Çözümlerinizde hemen elinizin altında, avucunuzun içinde…. sevildiğinizden ve sevdiğinizden şüpheye düşerseniz avucunuzu açıp parmaklarınızı sayın.

Baş parmağınıza bakın önce. Size en yakın olan parmağınız. Diğer dört parmağın hareketlerini anlamlı kılan o. Gerektiğinde her parmağın yanında hazır oluyor, yardımına koşuyor. Vazgeçebilir misiniz başparmağınızdan?

Peki ya eşinizden? Size en yakın o iken kesip atabilir misiniz onu hayatınızdan? Her halinizde hemen yanı başınızda olmuşken ve olmaya hazırken, gözden çıkarır mısınız eşinizi? Hayatınızda başka her şey onun yakınlığı ile sevimli geliyor değil mi size? Bütün akrabalarınızla ilişkilerinizi eşinizin yakınlığı anlamlı kılıyor değil mi?

Şimdi de işaret parmağınıza bakın. Güzel bir şey görseniz hemen onu uzatırsınız. Beğendiklerinizi gösterirsiniz onunla. Doğru olanı onunla işaret edersiniz.

Eşinizi de onca insan arasından parmakla gösterilir bulmuyor musunuz? İlk gördüğünüzde, ilk sevdiğinizde, yüreğiniz ilk ısındığında, kalbiniz tıpkı işaret parmağınız gibi onu göstermişti size. Şimdi nasıl yalancı çıkarırsınız kalbinizin işaretini? Nasıl güvenmezsiniz kalbinizin seçimine? Hem sonra işaret parmağınızın göstermeye değer bulduğu güzel şeyler yaşamadınız mı onunla? İşaret parmağınızın göstermeye değer bulduğu doğruları paylaşmadınız mı onunla? Şimdi kesip atacak mısınız işaret parmağınızın size gösterdiğini? Elinizin tersiyle itecek misiniz kalbinizin işaret ettiğini?

Orta parmağınıza bakın şimdi. En uzunu o parmaklarınızın arasında. Yüksekte duruyor. Hepsinden öteye uzanıyor. Vazgeçebilir misiniz orta parmağınızdan? Hepsinden uzun diye lüzumsuz görürü müsünüz onu?

Peki ya eşiniz? Bütün kadınlar yada erkekler arasında kalbinizin sırlarına aşina olacak kadar farklı değil mi o? Bütün kadınlar ve erkekler arasından sizin için özel olarak sıyrılıp gelmiş değil mi? O sizin için en yüksek konumda değil mi? Sizi başka bütün erkekler ve kadınların üzerinde tutmadı mı? Vazgeçebilir misiniz ondan şimdi? Onu herhangi bir kadın yada erkek gibi görebilir misiniz?

Şimdi de yüzük parmağınıza bakın. Parmağınızı ne zamandır çevreleyen o altın yada gümüş halkayı ilk taktığınız günü düşünün. Ne kadar heyecanlıydınız değil mi? Hayatınızın kadınını yada erkeğini bulduğunuz o günü yeniden yaşayın. Tekrar bakın eşinizin gözlerinin içine. Onu kendinize biricik yapan sırrı yeniden hissedin. Eşinizin sırf size razı olması onu sizin için biricik yapmaya değmiyor mu? Şimdi yüzük parmağınızı atabilir misiniz elinizden?

Ve son olarak serçe parmağınıza bakın. Ne kadar da incecik ve zayıf değil mi? Eşinizin kalbi gibi. Size sırlarını açmış, sizin sırlarınız paylaşmış bir kalp sizin için süslenip bezenmiş paha biçilmez bir ayine gibidir. Bakınca kendinizi gördüğünüz bu ayna, öylesine kırılgandır ki, sizden gelecek küçük bir fiske parçalayıp köreltebilir onu. Özellikle size karşı savunmasızdır ve özellikle sizden gelecek darbeler onu en hassas yerlerinden çatlatabilir. Başkası karşısında bu kadar kırılgan değildir eşiniz. Tıpkı serçe parmağınız gibi… şimdi dilerseniz vazgeçin serçe parmağınızdan. Nasılsa ince ve zayıf diye koparıp atın onu elinizden. Hiç olur mu?

Şimdi yeniden bakın ellerinize!beş parmağın beşi birden aşkı gösteriyor. Avuçlarınızın içinde hissedin aşkı şimdi. Aşk elinizin altında! Canlı, sıcak ve yakın….

Senai Demirci
Ve Aşk Evliliğin Ellerinden Tuttu.