Yunus Emre Güleç

Hîfâ Hatun

Menkıbesi anlatılan fakat hayatı hakkında malumat verilmeyen kadın sahabelerden biridir. Medineli ve ensardan olduğu anlaşılmaktadır. Kabilesi ve doğum tarihi bilinmemektedir.Medine-i Münevvere’de güzelliği ile ün salmış bir kadındı. Bir gün Rasûlullah (s.a.v) efendimizin huzuruna gelip şöyle söyledi: “Ya RasûlALLAH! Bana beni cennete götürecek bir iş öğret!” Rasûlullah (s.a.v) “Önce biriyle evlen. Bununla dinin yarısını emniyete alırsın.” buyurdu. Ya RasûlALLAH! Benim dengim kim olur? “Beni Habeş Necâşîsi (kral) istedi, ben onu istemedim. Ubeydullah yüz deve ve başka şeyler de verdi, onu da kabul etmedim. Lakin siz ahirette kurtuluşumun evlilikten geçtiğini buyurdunuz. Siz kimi münasip görürseniz onunla evlenmeye razıyım.”
dedi. Hîfâ Hatun’un siz kimi münasip görürseniz razıyım sözünün altında, gönlünden Peygamberimizin kendisini müminlerin annelerinden kılacağı ümidi vardı. Lakin Rasûlullah’ın (s.a.v) böyle bir niyeti yoktu. Onu gücendirmek de istemiyordu. “Yarın sabah mescide en evvel kim gelirse onunla evlendireceğim.” buyurdu. Onunla evlenmek isteyen sahabeleri de ümitsizliğe düşürmek istemediğinden böyle bir yol takip etmeyi uygun görmüştü.Ertesi gün hiç biri erken uyanamadı. ALLAH .(c.c) onlara uykudayken uyanma imkanı bahşetmedi. Rasûlullah (s.a.v) kimin geleceğini bekleyiverirken aniden Süheyb isimli, fakir, siyah renkli, görünüşü güzel olmayan, uzun boylu, zayıf ve ince yapılı olan sahabe geldi. Hîfâ Hatun ise, zengin, güzel ve rağbet edilen biriydi. Namazdan sonra Hîfâ Hatunu çağırdı, durumu bildirdi. O da buna razı oldu. Hiç itiraz etmedi.
Rasûlullah (s.a.v) hutbe okudu, nikahlarını akdetti. “Süheyb, kalk ve bu hanımın için bir şeyler al!” buyurdu. Lakin Süheyb, dünyalığı olmadığını söyleyince Hîfâ Hatun, kendi servetinden on bin dirhem gümüşlük bir kese getirtti. Onları Süheyb’e verdiler. O da gerekli şeyleri alıverdi. Sonra Rasûlullah (s.a.v) “Ey Süheyb! Hanımının elini tut, onu evine götür!” buyurdu. Bu sefer Süheyb (r.a) dedi ki, Ya RasûlALLAH (s.a.v)! benim evim mesciddir. Hangi eve götüreyim?” Süheyb’in bu cevabını işiten Hîfâ Hatun, “filan yerdeki hazır konağı sana bağışladım. Kalk beni oraya götür.” dedi. Onun bu âlicenap tavrı ve hareketi Rasûlullah’ın (s.a.v) çok hoşuna gitti de ona dua etti. Sahabe de onun bu hareketini çok takdir ettiler ve onu övdüler.
Karı ve koca kalktılar ve birlikte konağa gittiler. Akşam olunca yemeklerini yediler. Rablerine hamd ettiler. Nihayet yatma vakti gelince, Hîfâ Hatun “Ey Süheyb! Bil ki, ben sana nimetim, sen bana mihnetsin. Sen bu nimete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel bu geceyi ibadet ve taatle geçirelim. Sen şükrediciler, ben sabrediciler sevabına kovuşayım. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) ‘Cennette yüksek çardak vardır. Bunda yalnız şükredenler ve sabredenler bulunur’ buyurdu.” dedi

O gece ikisi de taat ve ibadet ile meşgul oldular. Sabah namazını eda için Süheyb mescide geldi. Cebrail a.s onların gerekli hallerini Rasûlullah’a (s.a.v) bildirdi. Cennet ve Cemâl-i ilâhî ile onlara müjde verdi. Rasûlullah (s.a.v) “Ey Süheyb! Geceki hâlini, sen mi anlatırsın, ben mi söyleyeyim?” buyurdu. Süheyb, Ya RasûlALLAH (s.a.v) siz söyleyiniz dedi. Rasûlullah (s.a.v) durumlarını, yaptıklarını bildirdi. Ve sonra “Siz cennetliksiniz ve ALLAH u Teâlâyı göreceksiniz” müjdesini verdi. Süheyb sevincinden ve Cenâb-ı Hakk’ın didarı müjdesine kavuşmak şevkinden başını secdeye koydu ve “Ya Rabbi! Eğer beni mağfiret etmişsen, günahlara bulaşmadan ruhumu kabz et! dedi. ALLAH u Teâlâ, onun ruhunu secdede iken kabz etti. Orada bulunan tüm sahabeler buna ağladılar. Rasûlullah (s.a.v) “Daha şaşılacak şey, Hîfâ’nın da bu anda ruhunu Hakk’a teslim etmiş olmasıdır.” buyurdular. Hakikaten o esnada Hîfâ Hatunun da Hakk’a yürüdüğünden kimsenin şüphesi olmadı. Muhbir-i sadık efendimizin her haber verdiği doğruydu. Nitekim bu da böyle oldu. Sahabe-i Kiram efendilerimiz her ikisinin de cenaze işlemlerlerini yaptıktan sonra ikisini de Cennet’ül Bakî’ye yanyana defnettiler. Başları ucuna iki tahta koydular. Tahtalardan birine: “Bu ALLAH u Teâlâ’nın nimetine şükür edenin kabridir.” diye yazdılar. Öbürüne de: “Bu ALLAH u Teâlâ’nın mihnetine sabredenin kabridir.” ibaresini yazdılar. Bu olay ile bir kere daha anlaşılmıştır ki, Ashab-ı kiram kuvvetli bir imana ve tam bir teslimiyete sahip idiler.
Alıntıdır…

Amca Oldum…

Bu haberi vermek için sanırım biraz geç oldu… evet amca oldum 🙂 nasıl bir duygu diye soracak olursanız çok farklı bir duygu…Yiğeniniz oluyor ve ilerde dili döndüğünde size amca diyor olacak olması sizi ayrı bir heyacana sokuyor acıkcası. Adı Habibe Beyza ismi gibi kendide güzel Maşallah…Allah anneli babalı büyütmeyi nasip eylesin. Rabbim bizden birini aldı diğerini verdi.Herşey O’ndan…

Selam ve Dua ile…

Arkadaş ve Dost

Arkadaş evinize geldiğinde misafir gibi davranır…
Dost geldiğinde buzdolabını açıp istediğini alır….

Arkadaş senin ağladığını görmez
Dostunun omuzu ise senin gözyaşlarınla ıslanır

Arkadaş davetine katılınca bir paket hediye ile gelir..
Dost sana yardım etmek için erken gelir; toparlanman için geç gider

Arkadaş, onu o yattıktan sonra ararsan rahatsız olur
Dost neden bu kadar geciktiğini sorar, derdini anlatmak için.

Arkadaş bir kavgadan sonra herşeyin bittiğini düşünür.
Dost ise tekrar arar

Arkadaş senin daima onun arkanda olmanı ister
Dost ise her zaman senin arkandadır.

Arkadaş zaaflarınızı öğrenir ve onları kullanabilir.
Dost zevklerinizi öğrenir ve onlara hitap eder.

Arkadaş zayıflıklarınızı bilirse başınıza kakar
Dost zayıflıklarınızı bilirse örtmeye çalışır

Arkadaş sizi ikinci görmek ister
Dost ikinciniz olmaktan şeref duyar


Arkadaş sıkıntınız olmadığında yanınızdadır.
Dost sıkıntınız olduğunda size koşar.

Arkadaşlarınıza siz huzur vermeye çalışırsınız
Dostlarınız size huzur vermeye çalışır

Gerçek Dost

Bâki, üç çeşit dost olduğunu söyler ve şöyle sıralar:
“Bir dost vardır gıda gibidir, onu her gün ararsın
Bir dost vardır ilâç gibidir, icâb ettiğinde ararsın.
Bir dost vardır ki hastalık gibidir, o seni arar.”

Hz. Zeyneb’in Yezid’e Muhteşem Hitabı

Bağlanmış ve zincire vurulmuş halimizle huzurunda bizi el pençe divan durdurmakla bizi zavallı tutsaklar durumuna düşürdüğüne ya da bu yolla bizim üstümüzde egemnlik kurduğuna mı inanıyorsun?

“Her şeyi bilen, her şeyi yaratan Allah’ın adıyla… Allah’ın selamı Resullerin güvencesi olan dedemin üzerinden eksik olmasın.

Allah aynen şöyle diyor: “Allah’ın ayetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden dolayı kötü bir azapla cezalandıracağız.” (E’nam: 157)
Ey Yezid!

Bizi aç ve sefil bıraktığına, bizim varlığımızı tehlikeye soktuğuna mı inanıyorsun gerçekten? Bağlanmış ve zincire vurulmuş halimizle huzurunda bizi el pençe divan durdurmakla bizi zavallı tutsaklar durumuna düşürdüğüne ya da bu yolla bizim üstümüzde egemnlik kurduğuna mı inanıyorsun?

Allah katında bizim itibarımızı yitirdiğimizi, gözden düştüğümüzü, buna karşılık sizin de yüceldiğinizi, şereflendirildiğinizi mi düşünüyorsun? Sizin dış görünüşteki başarınızın yüce şerefinizden ya da üstün konumunuzdan ileri geldiğini mi sanıyorsun? Kibirli ve basiretsiz kılığına bakmadan buna mı dikmişsin gözünü? Dünya âlemi elde ettiğine, bütün cihan üstünde nüfuz sahibi olduğuna mı inanmaya başladın yoksa? Dalavere işlerinizin düzlüğe çıktığını ve kendini ülkenin efendisi, devletin de yöneticisi olduğunu mu sanıyorsun?

Bekle, bekle… Cahilin cühelanın aklını çeliyorsun. Allah’ın ‘inkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz sürenin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak, günahları çoğalsın diye süre veriyoruz Küçültücü azab onlaradır’ (Âl-i İmran: 178) diyen buyruğunu nasıl da unutursun?

Ey Âzâd edilmiş kölelerin zürriyetinden olan!…

Sizin kadınlarınız perdelerin arkasında saklanacak da, Resûlullah’ın kızları, onlar hep tutsak edilecek ve pazar pazar, kapı kapı dolaştırılıp halka teşhir edilecek öyle mi? Bu mu sizin adaletiniz? Bizim hicaplarımızı açtırmakla Resûlullah’ın Ehl-i Beyt’inin masumiyetini gerçekten ayaklar altına düşürdün.

Senin kaprislerin yüzünden kent kent dolaştırıldık. Dağlarda yaşayanların, yol kıyılarında, Pınar başlarında çadır açanlarıyla varlıklısıyla, yoksuluyla, şereflisiyle, şerefsiziyle, yaşlısıyla genciyle herkes, binbir çeşit insan, uzak demeden, yakın demeden bizi seyretti.

Eli iş tutan bir erkeğimiz yok ki yardıma gelsin, bir yakınımız yok ki imdada yetişsin.

Yezid!…

Bu yaptıklarında Allah’a karşı kibirlilik davası güttüğünü en kesin biçimde kanıtladın. O’nun Rasulü’nü tanımamak. Kutsal Kitab’ın ilkelerini ve Allah’ın Resul’üne indirdiği öğretiyi reddetmek… Ama bunlar ne diye garip karşılanacakmış ve ne diye şaşırtacakmış?

Kutlu bir soydan gelen ve Resûlullah’ın mübarek kurultayında terbiye gören ilk İslâm şehidlerinin (Örneğin Hz. Hamza’nın) ciğerlerini dişleriyle yiyenlerin soyundan gelen birisi değil misin sen? Senin ataların değil midir ordular hazırlayıp da bizzat Resûlullah’ın kendisine kılıç çekenler? Böylesi adamların torunlarının zulümde, hilede ihanette, fitneye ve fesada yol açmakta, Allah’a ve O’nun Resûlü’ne karşı girişilen her hareketin başını çekmekte Araplar içerisinde şöhret bulmaları oldukça doğaldır. Şunu bil ki senin bu âdi, bu iğrenç, bu pis hareketlerin, sizin ruhunuza işlemiş olan inançsızlığınızın tâ Bedir Savaşı’ndan beridir kalbinizde alev alev yanan intikam hırsının dışa vurmasından başka bir şey değildir.

Bize karşı kin, garez ve intikam beslersin, Resûlullah’ın Ehl-i Beyt’ine karşı olan düşmanlığını açıkça ilan etmekten de çekinmezsin. Sen Resulullah’ı hiçe sayarsın ve damlara çıkıp göğsünü gere gere, övünerek haykırırsın, dersin ki, “Bana Yezid derler, Resûlullah’ın oğlunun katili ve kasabı benim. Aile bireylerini tutsak eden benim.” Sen yaparsın bunu; sence bunun kötü bir yanı yoktur asla… Senin bu şeytanî başarını ataların görebilseydiler, atılırlardı hemen ve ‘Aferin sana Yezid. Bileğine kuvvet, intikamımızı iyi aldın’ diyerek sana cesaret verirlerdi.

Yezid!

Şu meclisin huzurunda zevkten dört köşe olarak ve ağzın kulaklarına değerek, elinde asayla Ebu Abdullah el-Hüseyiri’in dişlerine vuruyorsun. O dişlerin, o dudakların Resülullah’ın öpüp sevdiği dişler ve dudaklar olduğunu biliyor musun bari? Yemin ederim ki güzellikte Gençliğin Efendisi’ni, Resülullah’ın ve Ali’nin oğlunu, Abdulmuttalib sülalesinin nur saçan tek ışığını söndürmekle bizi derin bir eleme boğdun.

Yezid!

Otur da kendini dinle bir an. Son derece menfur ve dehşet verici olan şu işlerini şöyle bir gözlerinin önünden geçirmen bile kollarının bileklerinden kesilmesini candan istemene ya da anandan doğduğuna pişman olmana yetecektir, çünkü düşünürsen bir an, Allah’ın sana karşı gazaplandığını ve Resülullah’ın sana düşman kesildiğini kavrarsın.

Ey yüce Allah’ım!… Hakkımızı bize geri ver. Bize zulmedenlerden intikamımızı al ve kanımıza girenlerin, yeminlerini bozanların, bütün erkeklerimizi kılıçtan geçirenlerin ve masumiyetimizi kirletenlerin başlarına gazap yağdır.

Ey Yezid!

Sen ancak sizin o sulanmış kuş beyinlerinizin düşünebileceği bir şey işledin. Ama unutma ki, bu suçu işlemekle kendi derinizi dilmiş, kendi etinizi parça parça etmiş oldun. Gerçekten çok kısa bir zaman sonra bu büyük günahınla birlikte, varisinin kanları henüz ellerinden silinmemiş olarak Resülullah’ın huzurunda bulacaksın kendini. Onların şereflerine ve manevî makamlarına karşı işlediğin suçlar da cabası. Bütün Peygamber sülalesinin bir araya toplanacağı ve onların düşmanlarına hüküm biçileceği bir zamandır bu zaman.

Yezid!

Bu vahşi azgınlığın günahı üstüne, bu katliam üstüne cümbüş yapma. Canlarım hak yolda sebil edenlerin, Allah’ın şanı uğrunda kurban olanların öldüğünü sanmayasın sakın. Hayır, onlar diridirler. Allah’tan gıdalarını aktadırlar. Onlar, yaratıcıları tarafından kendilerine bağışlanan yüce şehadetin kutsallığıyla mest olmuşlardır.

Senin defterini dürmek için yalnızca Allah yeterlidir; davacınsa Resülullah olacaktır; ve sana karşı bizim yardımcımız, koruyucumuz da Cebrail olacaktır. Seni devlete başkan yapanlar ve Müslümanların sırtına zorba saltanatını yükletenler çok geçmeden görecekler başlarına nelerin geldiğini. Mezalimin meyvesi ancak nefrettir ve her taşkınlığın ardında bir acı yatar, içinizden hanginiz fark edebilirsiniz, kimin azıttığını, kimin sapıttığını?

Ey Yezid!…

Konuşmam sırasında bütün kötülüklerini sayıp döktüm, gelecekte seni nelerin beklediğini tüm berraklığıyla ortaya sererek yaptıklarına lanet okudum. Müslümanları facialarla bunaltıp onların gönlünde onulmaz yaralar açtığından dolayı bir anlık pişmanlık duyacağını ummak boşunadır. Bunu düşünmek bir hayalden ibarettir; çünkü sen kalpleri katılaşmış; fıtrattan kokuşmuş, ti
pleri bozulmuş olanların ve varlıkları hem Allah’ın hem de Resulünün gözünde hiç bir değer taşımayanların takınmadansın. Senin gibilerin kalbine şeytan yuva yapmıştır da murdar yumurtalarını hep oraya yığıp durmaktadır. Gerçekten de senin karakterin Şeytanın en çirkin eserlerindendir.

Resullerin torunlarının ve Resullerin varislerinin ve ihlâslı insanların, alçak kölelerin ve hainlerin ve münkirlerin torunları tarafından kılıçtan geçirildiğini gördükçe, bunların ellerinin onların kanıyla boyandığını gördükçe, doğrusu insanın küçük dilini yutası geliyor.

Onların kutsal ve pak bedenlerinin oklarla delik deşik edilişlerini, ateş gibi kumların üzerine seriliverişlerini, linç edilmiş halleriyle oracıkta kabirsiz ve gömülmemiş olarak terk edilişlerini düşünmek ne kadar zor geliyor insana…

Yezid!

Bu aşikâr kepazelikleri hala savunacak kadar körsün. Unutma ki, Duruşma Günü’nde bu kepazeliklerin cezasını mutlaka çekeceksin. Allah, kullarına asla zulmetmez, biz ancak O’na dayanmaktayız. O’na inanmaktayız. Bizi korumaya Allah tek basma yetecektir; tek sığmağımız O’dur bizim, bütün umudumuz O nadir.

Gerçek çehreni saklamak istediğin için istediğin kadar hileye başvur. Kitabını bize indiren Allah üzerine yemin ederim ki, siz bizim sahip olduğumuz şeref ve mertebeye asla ulaşamayacaksınız. Ne bize bırakılan mirası ortadan kaldırmaya, bizim ışığımızı söndürmeye gücün yetecek, ne de bize karşı giriştiğin iğrenç ve alçakça hareketlerinle kendi hesabınıza kaydettiğiniz rezaletleri silip yok etmeye gücün yetecektir.”

Konuşmasının burasında susar Zeyneb… Meclistekiler de, Yezid ve çevresinde bulunanlar, sanki kafalarında kuş oturmuşçasına hareket etmeksizin susuyorlardı. Meclis’te oturanlardan birisi, yaşlı bir adam, Yezid’in hala, elindeki değnekle Hz. Hüseyin’in kanlı başıyla ve dişleriyle oynadığını görünce bağırdı:

“Yezid, Allah’tan kork, senin bu ağaçla vurduğun yeri ben defalarca Hz. Peygamberin koklayıp öptüğünü gördüm. Öteki Dünyada O’nun şefaatçisi Hz. Peygamber olacak. Senin ki de İbn-i Ziyad, bunu bil.”

Canı iyice sıkılmış olan Yezid adamlarına bu adamı Meclis’ten atmalarını buyurdu. Zeyneb’in konuşmalarına bozulmuştu Yezid. Çevredeki havanın değiştiğini de hissediyordu. O sırada Ali İbn-i Hüseyin’i zincirlere vurulmuş halde içeriye getirdiler. Ali haykırdı:

“Eğer Allah’ın Resulü beni böyle zincirlere vurulmuş görseydi, hemen serbest bırakılmamı isterdi.”

Yezid, aklı hâlâ Zeyneb’in konuştuklarına takılı cevapladı:

“Doğru söylüyorsun.”

Ve Eli ibn-i Hüseyin’in zincirlerinin çıkarılmasını emretti. O’nu yanına çağırdı, sonra;

“Ey Hüseyin’in oğlu!

Görüyorsun ki, baban ailelerimiz arasındaki bağı iyice kopardı ve bana ait hakları tanımamakta direndi. Benim hükümetime karşı savaş açtı ve bunun için de Allah O’na gördüğün sonu hazırladı.”

Ali İbn-i Hüseyin de:

“Biz hükmü yerde ve gökte câri olan ilâhî kazadan başka bir şey görmedik.”

Yezid:

“Sen, Allah tarafından öldürülenin oğlusun” diyerek, tıpkı Ibn-i Ziyâd gibi suçunu Allah’ın iradesine yıkmak istedi. Ali İbn-i Hüseyin yine karşı çıktı ve dedi ki:

“Ben, senin tarafından zulümle öldürülenin oğluyum.”

Yezid bir an ne diyeceğini şaşırdıysa da, Ali İbn-i Hüseyin’in yanında susarak etrafındakilere küçük düşmek istemediği için aklına gelen bir Ayet-i Kerime ile karşılık vermek istedi hemen:

“De ki: Allah’ım, hükümranlık Senin içindir. Dilediğine verirsin hükümranlığını ve dilediğinden alırsın.” (Kur’an-ı Kerîm)

Ancak hemen susmak zorunda kaldı Yezid… Çünkü içeriden kadınların ağlayışları, feryatları geliyor, bunlar gittikçe yükselerek kulakları tırmalıyordu. Toplantının fazla uzaması mümkün değildi.

Zaferim ve üstünlüğünü kutlamak için etrafına topladığı adamları nasıl dağıtacağını bilemedi Yezid. Ezici askerî başarısı olarak göstermek istediği olay gittikçe kendi aleyhine dönüşmekteydi.

Halk vicdan azabı duyuyor, Hz. Hüseyin’in başına gelenlerden dolayı kendilerini sorumlu tutuyor ve bu olayın baş müsebbibi olarak gördükleri Yezid’e karşı bir tavır almaya doğru gidiyordu.

Muaviye’nin yakınmalarından, o günlerde gerek Küfe, gerek Şam ve öteki şehirlerde Hz. Hüseyin’in başına gelenlere ağlamayanın kalmadığı söylenir nitekim. Üç gün sürdürülür bu yas.

Yezid, olayın geniş boyutlara ulaşmasının önüne geçmek ister ve esirler kervanını Medine’ye göndermek için harekete geçer. Bu sırada Yezid’in duygularının nasıl olduğunu kestirmek zor.

Ancak Yezid’in esirler kafilesi yola çıkmadan önce Ali îbn-i Hüseyin’e, söylediği şu sözler dikkate değer:

“Allah Mercane’nin oğluna lanet etsin. Allah’a yemin ederim ki babanın karşısında ben olsaydım, her ne isteseydi verirdim O’na ve bütün gücümle ölümü O’ndan uzaklaştırmaya çalışırdım.

Keşke çocuklarımın bazıları ölseydiler bunun için… Ama bil ki bunların hepsi Allah’ın istekleri doğrultusunda olmuştur.” Ve ekler Yezid; “Benden her ne istersen, çekinmeden isteyebilirsin.”

Ne isteyebilirdi Ali îbn-i Hüseyin? Babasının, kardeşlerinin, yakınlarının geri gelmesi mümkün müydü? O isteyeceklerini ancak Allah’tan isteyebilir ve bunun için dua ederek Allah yolunda çalışarak ferahlayabilirdi artık.

Dünyevi herhangi bir dilek kandıramazdı çocuk ruhunun açlığını, susuzluğunu. Yezid de bunu biliyordu ya, karşısında gittikçe büyüyecek bir muhalefet cephesine şimdiden dostça yaklaşmak mı istiyordu, kim bilir?

Sözleri bir bakıma pişmanlığını ifade ediyordu ama, halkın büyüyen öfkesi karşısında bir uzlaşma sağlama umudu da olabilirdi onu böylesine konuşturan.

Esirler kafilesi Medine’ye doğru yol alırken, Yezid evine yollanıyor ve kulaklarında Zeyneb’in sözleri çınlıyordu hala… Bu sözler, etrafını çeviren dalkavukların ona yaptığı tüm işleri haklı gösteren riyakârlıklarından öte bir gerçeği yansıtıyordu.

Artık Yezid de anlıyordu sonuna değin dilediğince ve ölçüsüz davranmasının mümkün olamayacağını.

Şam’da, Yezid’in camide düzenlediği toplantıda Kerbelâ cephesinin ikinci mücadelesi başarıyla sona ermişti. Yezid’in gönlüne kuşku düşmüş, bu kuşku O’nu, dilediğince davranma hususunda tedirgin etmiş, esirler kafilesi,

Zeyneb ile Ali başkanlığında yeni bir yolculuğa, yeni mücadelelere doğru yola çıkmıştı. Bir başlangıçtı Kerbelâ ve son bulmayacaktı yankıları…

Kaynak : Hz. Zeyneb “Kerbela Şahidi…”
Yazar: Cihan AKTAŞ

İstanbul’da Aşk…

Aşk İstanbul’da illaki birinin bir başkasına önünde diz çöküp ellerini kavuşturup, “ben seni seviyorum” demesiyle ortaya çıkan bir duygu değildir. Aşk; hiçbir zaman söylenemeyen, söylenemediği için büyük olan, sevgilinin adını dile düşürmemek için sevgilinin adını anmayan, Ve sevgilinin adını anmadan kendi dünyasında onu içinde çoğaltan bir duygudur. Misalini şöyle vereyim: Leylaya diyorlar ki: “Leyla, Kaysmı seni daha çok sevdi sen mi Kaysı daha çok sevdin? “ Leyla diyor ki: “Bu soruyu sormanıza şaştım. Nasıl böyle bir soru sorarsınız? Elbette ben onu daha çok seviyorum” “-Ama Leyla o senin için dağlara düştü, çöllere düştü, vahşilerle düşüp kalkmaya başladı, aklını yitirdi senin için. Sen nasıl onu daha çok sevdiğini söyleyebiliyorsun?” Bunun üzerine Leyla şu cevabı verir: “O gitti bana olan aşkını onunla bununla paylaştı, ama ben aşkımı şuracıkta (kalbimde) sakladım ve hiç kimseciklere söylemedim. Şimdi siz söyleyin bakalım o mu beni daha çok sevmiş ben mi onu”. Böyle söyleyince sevgilinin adını dillendirmemek gerektiği ortaya çıkıyor. Şimdi sevgilinin adını dillendirmeden İstanbul’da yaşanmış bir aşkı size anlatmak istiyorum:

***Mihrümah Sultan***
Kanuni Sultan Süleyman zamanında bir kız yaşardı bu şehirde. Adı: mihrümah… Mihrümah; güneş ve ay demekti mihir güneşti, mah ay idi. Babası Sultan Süleyman kızına mihrimah adını koyarken bir yanağı güneş öbür yanağı ay gibi parlak olsun diye koymuştu. Mihrümah büyüdü. 18-19 yaşına gelmişti. Sarayın entirkalarından sıkılan Mihrümah o dönemde politik bir evlilikle Rüstem paşayla evlendi. Rüstem paşa Mihrümahın ruhuna uygun bir damat olmamıştı. Ve Mihrümah içine kapandı, sonra kendi varidatıyla, gelirleriyle İstanbul’da güzel eserler yaptırmaya başladı. Bir gün Mimar Sinan ustayı çağırdı dedi ki “usta benim için İstanbulda güzel bir yerde güzel bir külliye yap.”( külliye bir yapı kompleksiydi; içinde okul, hamam, mektep, medrese camii vb. bulunuyordu.)Ve bütün bu kompleksi Sinan: “Nereye yapayım Sultanım?” dediğinde “Yerini sen seç” dedi Mihrümah. Ve Sinan Üsküdar’da (bugün Üsküdar İskelesinin olduğu yerde, vapurların yanaştığı iskelenin hemen ayağında) Sultan tepesinin yamaçlarını seçti. Mihrümah külliyesini oraya yaptı. Mihrümah külliyesi o kadar zarif ve şehre yakışmıştı ki Üsküdar İstanbul’un karşısında Mihrümah külliyesiyle zenginleşmişti. Mihrümah külliyesi cidden çok güzeldi. Ve ondan sonra Sultan tepesinin yamaçlarına yapılan bütün ahşap evler Mihrümahın güzelliğine uysun diye özel bir mimari izinle yapıldı. (şöyle ki; külliyenin arka planında kalan Sultan tepesine yapılacak evlerin pencere ve kapı büyüklükleri normal boyutlardan 2/3 oranında daha küçük yapılacaktı. Bunun amacı ise insanların pencere ve kapı alglaması aynı olduğundan arkadaki evleri normal boyutta düşünmesini sağlayarak külliyeyi ön plana çıkarmaktı. Kısacası Sultan tepesine bakanlar Mihrümah külliyesini bir göz aldatmacasıyla 2/3 oranında daha büyük görüyorlardı.)Aradan yıllar geçti. Mihrümah yeniden para biriktirdi ve Mimar Sinan ustayı yeniden çağırdı. Dedi ki: “Usta, benim için yeni bir külliye yap” o zaman Sinan usta: “Nereye yapayın sultanım?” dediğinde Mihrümah “Yerini yine seç seç usta” dedi. Ve Mimar Sinan İstanbul’un yedi tepesinden en güzel, en yüksek olan tepeyi bugün ki Edirne kapısı dediğimiz surların dibindeki tepeyi seçti. Ve oraya yine bir mescit, bir mektep, bir camii, bir medrese, bir hamam, bir sebil, bir çeşme vb. bir külliye yaptı…
***Çok sonra Tanzimat yıllarında bir şair bir gün her iki külliyeyi aynı anda görebileceği bir yerde durdu. Ve o zaman bir şeyi keşfetti. Mimar Sinan iki külliyeyi öyle iki noktaya yapmıştı ki; birisi asyanın birisi avrupanın birbiriyle kucaklaştığı bölgeye birbirlerini görebilen mahalde o kadar uyumlu iki yere yapmıştı ki; sabahleyin nisan ve mayıs aylarında Üsküdar’da ki Mihrümah külliyesinin iki minaresinin arasından güneş doğarken Edirnekapı’da ki Mihrümah külliyesinin kubbesi üzerinden ay batıyor. Akşamleyin Üsküdar’da ki Mihrümah külliyesinin kubbeleri arasından ay doğarken Edirnekapı’da ki küliyenin kubbesi üzerinden güneş batıyordu. Kadının adı Mihrümah idi. Yani ay ve güneş. Ve Mimar Sinan öyle iki yere iki külliye yapmıştı ki gök kubbenin altında binlerce yıl adını andırabilecek bir güzelliği ona hediye etmişti aslında. Peki, neden hayatında hiç kimseye (kanuniye bile) yapmadığı bu güzelliği Mihrümah Sultana yapmıştı? Oda Leyla gibi aşkını kalbinde saklayıp sevgilisin adını dillendirmeden yaşadığı aşkını böyle yaşatmak istemiş olsa gerek.
İskender PaLa..

Mehmet Akif’in İlk kez yayınlanan Şiiri

İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, ara ara arkadaşlarıyla hasretini mektuplarla giderdiği yıllarda Ispartalı Hakkı isminde bir dostuna yazmış bu şiiri.. İlk kez yayınlanan şiir Safahat’a da yer almamış.
Akif’in albümünden bir sima: Ispartalı Hakkı

 ‘Adı, soyadı / Açılır parantez / Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti / Kapanır, parantez. Parantezin içindeki çizgi / Ne varsa orda / Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci / Ne varsa orda…” İnsanların daha kadirşinas olduğu yıllarda yaşamıştı Behçet Necatigil. Buna rağmen hayatın iki parantez arasına alındığını hissediyor, bunu yediremiyordu kendine. Yine de biliyordu haklı olduğunu, tıpkı bizim bildiğimiz ve yaşadığımız gibi…

Ispartalı Hakkı; aç parantez, 1867 tire 1923, kapa parantez. Burada bitmesi mümkün değil elbette. Hele de vefat yıldönümünde gönlümüze düşen ortak dostumuz Mehmet Akif, neredeyse yüz yıl önceden tutup getirdiyse onu, bir bildiği vardır. Dönüp bakmak, anlamak, tanımak için gayret etmek gerekir. Akif vesilesiyle parantezleri birbirinden uzaklaştırmaya kastettik. O, ne kadarına delalet ederse artık…  

Lakabından da anlaşılacağı gibi Ağlarcı(ca)zâde Mustafa Hakkı, Isparta doğumlu. Kayıtlara göre babasını 4 yaşında kaybediyor. Sıbyan Mektebi’nin ardından 13 yaşında hafızlığını tamamlıyor. O tarihten sonra adı annesi ve yakın akrabaları için Hakkı değil, Hafız. Rüştiye’den mezun olduktan sonra çalışmaya başladığı Menâfi Sandığı Katipliği Ziraat Bankası’na dönüştürülünce bir nevi onun da talihi değişiyor. Daha çocukluğunda okumaya, öğrenmeye duyduğu merakla yaşıtlarından ayrılan Ispartalı Hakkı, Ticaret ve Nafia Nezareti tarafından Nisan 1896’da Suriye, Beyrut vilayetleriyle Kudüs Sancağı Ziraat Bankası müfettişi olarak atanıyor. Aynı tarihlerde Orman Nezareti Hey’eti Fenniyesi’nde Beşinci Şube Muavini ‘Baytar Mehmet Akif Efendi’ de ordunun ihtiyacını karşılamak için gerekli alımları yapmak üzere Şam’da. Henüz 20’li yaşlarının başlarındaki Akif, kendisinden 6 yaş büyük Hakkı Bey’in adını Ispartalı bir dostundan duymuş ama hiç karşılaşmamışlar.
Hakkı Bey’in vefatından sonra oğlu tarafından elden çıkarılan evrak arasındaki mektuplara göre tanışıklık için ilk adımı Mehmet Akif atıyor. 17 Teşrinievvel 1312 (29 Ekim 1896) tarihinde yazdığı mektuba ‘Azizim’ diye giriyor Akif. “Acizinize karşı alel gıyab bir hüsn-ü teveccüh göstermekte olduğunuzu ziraat talebesi Şevki Efendi’den istişbar eylemiş idim” girizgâhının ardından “Burayı ne vakit teşrif edeceğinizden kulunuzu haberdar buyurursanız cidden minnettar olurum efendim” diyerek bağlıyor kelâmı. İmza; Şam’da hayvan mübayeasına memur Baytar Mehmet Akif.
Şam’da başlayan tanışıklık, ikilinin İstanbul’a dönmesiyle yerini dostluğa bırakıyor. Hakkı Bey İstanbul’da devrin önemli mütefekkirleriyle aynı ortamlarda bulunuyor. Kimi sohbet meclislerinin aşina siması, kimi derin fikir teatilerinin aranan muhatabı. İttihad ve Terakki Cemiyeti’yle faaliyet göstermeye başlayan Ispartalı’ya Şûrayı Ümmet’te seçim makaleleri yazma vazifesi veriliyor. Yapması gereken, seçimi halkın anlayacağı biçimde anlatmak. Ahmet Ağaoğlu başkanlığında kurulan propaganda ekibinde de görev alıyor Hakkı Bey. Ona ayrılan güzergâh Şehzadebaşı ve Vezneciler. Geceleri kahve ve gazinoları dolaşıyor. Mehmet Akif henüz İttihatçılarla yolunu ayırmamış, bazı gecelerde o da eşlik ediyor Hakkı Bey’e. İkinci Meşrutiyet’ten sonra iki dönem Isparta mebusluğu yapan Hakkı Bey, kiradan kurtulup Haseki Caddesi’ndeki 40 numaralı evine taşındığında Akif’in kız kardeşi Nuriye Hanım ve eşi Arif Hikmet Çobanoğlu’na komşu oluyor. Bu yakınlık vesilesiyle aileler de katılıyor halkaya.
Hakkı Bey için en önemli sorunlardan biri dilin sadeleşmesi. Türkçülük, halka inmeyen, halkı beslemeyen yazarlar ona ters düşüyor. Türk edebiyatının büyük isimlerinden Abdülhak Hamid için başkaları ‘En büyük şair, dâhi. Öyle bir zaman gelecek ki Sultan Abdülhamid için Hamid’in saltanat-ı edebiyyesi devrinde icra-i saltanat etti denecek’ derken o eleştiri oklarını pervasızca savuruyor: “Bizden çok uzaklarda, daima bulutlarda, bulutların üstünde… Lakin gölgesi üstümüze düşmüyor ki… Acaba ‘Eşber’ şairi, Dühter-i Hindu müellifi, göklerde dolaşırken yerlerde kıvranan bizleri görmez mi? Bizim yerlerde kopan figanlarımızı işitmez mi?”
Safahat’ın ilk cildi neşredildikten sonra Sırat-ı Müstakim’de Hakkı Bey’in ‘Akif ve Safahat’ adlı makalesi yayımlanıyor. Önce Akif’e ve şiirine aşinalığından bahis açıyor. “Bunların pek çoğuna benim ruhum ilk makes olmuştur. Bunları ben kâh bir ırmak gibi çağlayarak, kâh bağrından pınarlar kaynayan bir kaya gibi inleyerek dinledim. Hususa, insan aşka liyakati olmasa da hüsnün cazibesine kapılabilir. Musikiden çok anlamamak bülbül terennümati ile mütehassis olmaya mani değildir.” Akif yakın dosttu, hatta sırdaşı. Lakin o da alıyor Hakkı Bey’in Türkçe konusundaki hassasiyetinden nasibini. Henüz 30’larında olan genç Akif’in dilini de ağır ve anlaşılmaz buluyor ve bunu ifade etmekten sakınmıyor Hakkı Bey. “Safahat ister bir deste gül olsun, ister bir bahçe gülistan olsun bunun bana ziyade dokunan bir ciheti vardır. Bir cihet ki beni bir diken kadar kuşkulandırır, gocundurur. Bu cihet, şairimizi tâzipten halî değildir. … Türkçemizin hukuku gasp edilmiş olursa… Yalnız Türkçe bilenlerin bunlardan hisse almaları nez’edilmiş olursa… Bu hâl ruha dokunmaz mı?” 
Akif’in albümünden bir sima: Ispartalı Hakkı

Mehmet Akif, seyrek de olsa yıllarca sürdürüyor Ispartalı Hakkı’yla yazışmayı. Mektuplarını kısa tutan İstiklal Marşı Şairi, beraberine eklediği şiirlerle dostlarının gönlünü alıyor. Safahat’a almadığı bu şiir Ispartalı’ya gönderilmiş.

Mücadeleleri hiç bitmiyor. Hakkı Bey gazetelerden Mehmet Akif’in Babanzâde ile birlikte Arapça kamus hazırlayacağını okumuş. Yüz yüze görüşemiyorlar o sıralar herhâlde. Yine sarılmış kaleme. Yedi sayfa anlatmış… “Canımın, vicdanımın yârı, benim aziz Akif’im, Üstadımız Naim ile Şevket’le daha bazı fâzıl zatlarla elbir edip Kamus-ı Arabî telifine başladığınızı gazeteler yazınca… Bana hikmet satıyorsun diye sakın çıkışmayasın. Ama bunu söylemesem derd olur, hem de öteki söyleyeceklerimi söyleyemem. Vakıa ben bu yaştan sonra Arapça öğrenecek değilim. Belki oğullarım da öğrenmeyecekler. Bilirsin ben ve oğullarım sözdür. Babadan oğuldan kastım zerresi olduğumuz muhterem millettir. … Türkçe kuvvetini bulmak için yalnız Arapçadan değil dünyanın bütün dillerinden kereste almış ve alacaktır. Lakin aldığını kullanma hususunda mülahaza gerek.”
Elimizdeki malzeme Akif’in bu şikâyetlere ne cevap verdiğini görmek için yeterli değil maalesef… Lakin Şairimizi Fransızcasını ilerletmeye ve Ba
tı edebiyatını takip etmeye yönlendiren kişinin Ispartalı Hakkı olduğu biliniyor. Bunu, bir mektubunda “Şam’da iken beni eş’ar-ı abdârımdan (parlak şiirlerimden) soğutmuş idin de gece gündüz gavurca ile uğraşıp duruyordum.” hatırlatmasını yapan Akif de doğruluyor.

23 Temmuz 1912’de İkinci Meşrutiyet’in ikinci yasama dönemi meclisi feshedilince milletvekilleri açıkta kalıyor ve aylıkları kesiliyor. Aynı günlerde Darülfünun’a Metinler Şerhi muallimliği ataması yapılacak. Darulfünun müderrislerinden Mehmet Akif’in adayı Hakkı Bey. Uğraşıyor, didiniyor; ancak nafile: “İki gözüm Hakkı, dün sabah Darülfünûn’a gittim. İsmail Hakkı Bey’den işi anladım: Benim dediğim gibi imiş. Münhal olan muallimlik benim geçen sene okuttuğum derstir ki ona iki hafta evveli bizim Ferid [Kam] beyi intihab etmiş idik. Ancak henüz Nezaret’ce tevcih olunmamış. Bu Pazar günü Encümen-i Muallimîn tekrar toplanacak. Tabiidir ki karar-ı sâbıkında ısrar ile yine Ferid’i intihab edecek. Artık nasip değilmiş diyerek başka bir işe bakmalıyız. Hem ben senin mebus olacağını kavi surette tahmin ediyorum. Olmasan bile senin için iş çoktur: Zift gibi malın olsun Erzincan’dan kel çeker!! Sebilürreşad’ın hem müfessir hem şairbaşısı Mehmed Akif, 6 Eylül 1328 (19 Eylül 1912)”
(***)
Akif’le Hasbihal

Mehmet Akif, seyrek de olsa yıllarca sürdürüyor Ispartalı Hakkı’yla yazışmayı. Mektuplarını kısa tutan İstiklal Marşı Şairi, beraberine eklediği şiirlerle dostlarının gönlünü alıyor. Safahat’a almadığı bu şiir Ispartalı’ya gönderilmiş. 
Hasbihal
Bugün yaşım otuz üç; ben demek otuz üç yıl
Kapılmışım bu serab-ı hayata; hem de nasıl:
Bütün kavafil-i âmâl önümde can berleb,
Durur iken yine ben sîne çâk çâk taleb,
Uzakta şöyle heyülâda görsem ümmidim
Teşahhus etti sanır da hemen seğirtirdim!
Hayale peyrev olup döndüğüm bu feyzada
Değildi bir demim olsun belâdan âzâde
Adım başında felâket; adım başında muhat
Ne bir kenâr-ı selâmet; ne bir tarîk-ı necat
Sağımda ağzını açmış amîk bir uçurum;
Solumda inmede dehşetli bir kasırga hücum!
Gidilse leyle-i âtî kadar karanlık çöl!
Dönülse devre-i mâzî gibi kapanmış yol!
Fakat tereddüde, ârâma var mıdır imkân?
Sürüklenir gider elbette dalgaya kapılan.
Uğraştım onca muhacimle bir zaman heyhat
Sonunda tâb ü tüvânım kesildi bitti sebat
Karardı gözlerim artık ne oldu bilmiyorum
Açıldı pîş-i hayalimde başka bir uçurum
Yuvarlanıp düşecektim o cah-ı muzlime ben
Önümde nur-ı ilâhî gibi göründün sen
Yarıp o zulmeti sâyende işte kurtuldum
Dalâle doğru giderken reşâde doğruldum
Göründü dîde-i hakbîne şimdi âlem-i ruh
Uyandı leyle-i ruhumda bir sabah-ı fütuh
Hayat namına ben gerçi sersericesine
Dolaşmışım bu fezâ-yı hayâli bunca sene
Fakat bugün o geçmiş demlerin nihâyetidir
Hayat varsa benimçün bugün bidâyetidir
Felekte ben de acep gün görür müyüm derken
Sabah-ı sermede kalb eyledin leyâlimi sen
Sen ey nigâhımı bîdâr eden ilâhî nur
Kemâl-i feyzin ile olduğun zaman manzur
Degişti sanki muhitim, açıldı başka cihan
Çekildi ufkumu tazyik eden sehab-ı giran
Baharlar uçuyor şimdi asümânımda
Teraneler ötüyor tâ samîm-i cânımda
Muhabbetin ne kadar mucizata mazharmış
Bugün ben anlıyorum başka bir cihan varmış
Gülzâr-ı hayalime suret veren musavver ruh
Kitab-ı sineme bir bak ne dilfirib vuzuh
İçinde gösteriyor âlem sabahatini
O safhadan oku gel sen de kendi hikmetini
Bu kâinatta görmekteyim bütün seni âh
Biraz da gel edeyim sende kâinâta nigâh
Ümidi, ye’si,maişet bela-yı hâilini
Bu kârzâr cihânın bütün gavailini
Hülasa her ne kadar kayd varsa cümlesini
Hayalden silerek yazdım işte sade seni
Bugün düşünm(üy)orum hiç kendi âtimi
Düşünmek istemiş olsam da nerde kabil mi?
Senin fezaları lebriz eden hayalinle
Sığar mı başka endişe tenknâ-yı dile?
Seninle başladı mâdâm bende feyz-i hayat
Hüda bilir edemem bir de masivâ isbat

Mehmed Âkif
/ 23 Mayıs 321 / 5 Haziran 1905
 

Aksiyon
 

Hicri Yılbaşı ve Noel Aldatmacası..

Yıllardır Hristiyanların Noel’ini daha ne olduğunu bilmeden kutlarız,zannederiz ki onlar yeni yılı kutluyor. İşimize gelen gevur adetlerini sorgusuz sualsiz kabul etmeye bayılıyoruz. Hani ileri görüşlü olacağız,batılılaşacağız ya sözde! Oysa ki noel budur:
Noel, her yıl 25 Aralık tarihinde İsa’nın doğumunun kutlanıldığı Hristiyan bayramı. Ayrıca Doğuş Bayramı, Kutsal Doğuş veya Milât Yortusu olarak da bilinir.
Noel, her yıl dünyadaki Hristiyanların çoğunluğu tarafından 25 Aralık’ta kutlanır. Kutlamalar 24 Aralık’ta Noel arifesiyle başlar ve bazı ülkelerde 26 Aralık akşamına kadar devam eder. Ermeni Kilisesi gibi bazı Doğu Ortodoks Kiliseleri, Jülyen takviminde 25 Aralık’a denk gelen 7 Ocak’ı Noel olarak kutlarlar. Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir.
*****

Kaçımız bize ait olan Hicri Yılbaşı tarihini biliyor? Kaçımız bu ayın önemini,anlamını bilip,gecesini ona göre ihya ediyor?
Kimbilir belkide bu yazımı okuyan sözde ileri görüşlü,batı ruhlu aydın arkadaşlar “aa şuna bak gerici! yaftasını vuracaklar bana..
Ne kazandırıyor daha anlamını bilmeden kutladığımız yeni yıl-noel bize? Kültürümüze birşey mi katıyor yoksa hristiyanlar gibi davranarak birşey mi elde ediyoruz.
Peki söyler misiniz siz hiç hristiyanların bizim kurban bayramımızı kutladığını gördünüz mü? Ama doğruya size göre kurban bayramı da çok gereksiz,gerici,hayvanların katledilği(!) bir bayram!(ama asla ve asla noelde çam ağaçlarının zevk için kesilmesi bir katl değildir..)
Veya söyler misiniz gurbet ellerde yaşayan gurbetçilerimizin kaçının hicri yılbaşında tatil yaptığını gördünüz?
Sorularım böyle uzar gider. En iyisi Muharrem ayımız hakkında kısa bir bilgi vereyim ve susayım.
Bu arada hepimizin yeni yılı kutlu olsun, Rabbim nice hayırla,sağlıkla,huzurla ve bereket içinde geçireceğimiz yıllar nasip etsin inşallah!
Ya Rabbi sen Filistin’de ki kardeşlerimize yardımını esirgeme,onları koru ve kolla. Onlara savaş açan millete de KAHHAR isminle tecelli eyle Ya Rab!
***
MUHARREM AYI
İman ve ibadet bilincinin derinleştiği, din kardeşliğinin duygu ve davranışlara yansıdığı, mahşer tablosunun an be an yaşandığı müstesna zaman dilimlerinden biri olan ve Zilhicce ayında gerçekleştirilen Kurban Bayramı ve Hac ibadeti sona ermiş, Sevgili Peygamberimizin “Şehrullah: Yani, Allah’ın Ayı” diye nitelendirdiği Muharrem ayına girilmiştir.
“Muharrem” ayı, İslâmî (hicrî-kamerî) senenin birinci ayı ve Kur’ân-ı kerîmde kıymet verilen 4 aydan biridir. Kıymet verilen dört aydan diğerleri ise, Zilka’de, Zilhicce ve Receb aylarıdır. (Tevbe sûresi, 36. âyet)
Muharrem ayı, tarih boyunca insanlık için dönüm noktaları sayılabilecek önemli olayların yer aldığı bir aydır. Bu sebeple gerek İslâm’da, gerekse İslâm’dan önce Muharrem ayına ayrı bir önem verilmiştir. Nitekim Peygamberimiz bir hadislerinde: “Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise geceleyin kılınan namazdır.” (1) buyurmuştur.
Ayrıca Peygamberimiz sallalahu aleyhi ve sellem, bu ayın Aşure günü olarak bilinen onuncu gününü, bir öncesi ve sonrası ile oruçlu geçirmeyi tavsiye etmiştir. (2)
Hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem, aynı zamanda İslâm tarihinde meydana gelen bazı üzücü olayları da hatırlatmaktadır. Çünkü Muharrem, Kerbelâ olayını ve Hz. Hüseyin’in şehadetini hatırlatır…
Hz. Hüseyin… Sevgili Peygamberimizin damadı Hazret-i Ali ile cennet kadınlarının anası Hz. Fatıma’nın (r.a.)’ın ciğerpâresi… Sevgili Peygamberimiz’in dünyanın iki çiçeği, ahirette de “cennet çocuklarının efendileri” diye övdüğü (3) ve haklarında, “Allah’ım, ben onları seviyorum, sen de sev!” diye dua ettiği,(4) adını bizzat kendisinin koyduğu torunudur…
Hz. Hüseyin’in siyasî ihtiraslar uğruna acımasızca şehit edilmesi, sevgili Peygamberimizi ve onun Ehl-i Beyti’ni seven bütün mü’minleri derinden yaralamış, kalplerini incitmiştir.
Ehl-i Beyt, Peygamberimizin mutlu yuvasında yetişmiş, O’nun sevgi dolu gönlünden feyiz almış örnek, model şahsiyetlerdir. Her biri bir yıldızdır. Yüce Allah, Hz. Peygamber’in ev halkıyla ilgili olarak, “Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”(5) buyurmuştur.
Sevgili Peygamberimiz de Ehl-i Beyti, sahabeyi sevmemizi ve onları örnek almamızı tavsiye etmiştir. İşte bu tavsiyeyi kendisine rehber edinen Milletimizin gönlünde, ehl-i beyt sevgisi kök salmış ve toplum olarak bizleri birleştiren unsurlardan biri olmuştur.
_______________________
1. Müslim, Sıyâm, 202.
2. Tirmizî, Savm 46; Ebû Dâvûd, Savm 56
3. Buhari, Menakıb 22
4. Tirmizî, Menakıb 31
5. Ahzab, 33/33.
Muharrem Ayının Birinci ve Onuncu Günleri Okunacak Duâ
Her kim Muharrem ayının birinci ve onuncu Aşû-ra günleri sabahleyin üç kere bu duâyı okursa Allah Zü’l-celâl Hazretleri’nin o kimseyi tâ gelecek senenin Muharrem ayına kadar cemî’ belâlardan emîn ve muhafaza buyuracağı rivâyet olunmaktadır.
Kaynak: Hicri Yılbaşı ve Noel Aldatmacası.. 

Oğlun Şehit Oldu

Gökten ateş yağdı, dün gece gene,
3 Asker cennette kavuşduk anne
Ah sesim karıştı, seher yeline;
Açılan her yara, acılar her yandan..
Gazilik şehitlik iki kademe,
Layık evlat oldum, şehit dedeme,
Benim için sakın ha “öldü” deme;
Nöbetten cennete yol varmış..
Ayırım yapmıyor hiç gelen kurşun,
Sessizce içine aksın göz yaşın,
Köye örnek olsun, asil duruşun;
Şehit anneleri ağlamaz..


Kiraya vermiş de, kendi beynini,
Hep unutmuş sanki, Hakk’ın Dini’ni,
Üstüme üstüme, kustu kinini;
Onlar iflah olmaz caniler..
Sonu gelecek elbet bu işlerin
Cenettir ayakları altında annelerin
Başı dik, alnı ak, gönlü hür
İşte budur şehitlik damgası, şehitlik mühürü..
Oğlun şehit oldu üzülme anne
Oğlun şehit oldu üzülme baba
Ağlama anne.. Ağlama baba..

Aklım hep sizde gözüm yamaçta
Mektup gözlüyorum gelen araçta
Şehitlik nezaman ve saat kaçta
Tüfeğim elimde hazırım yarına..
Hasretin içimi o yar ince ince
Yağmur gibi kurşun yağdı dün gece
Aklıma Allahım geldi sadece
Şehitlik şerefmiş onu bilirim ben..
Oğlun gözlerinde küçük kutuydu
Evlatlar hayatın tadı tuzuydu
Elif diyordun ya komşu kızıydı
Şehitlik yazımı haber ver anne..
Hasretin özlemin yine bir dağ gibi
Komşular hakkını helal edermi
Vatanım sizlerden
Beni düşündüren sorular var anne..

Oğlun şehit oldu üzülme anne
Oğlun şehit oldu üzülme baba
Ağlama anne.. Ağlama baba..

Aç kurtlar dolaşır, havalar duman,
Hedefi gösteren, dost yüzlü düşman,
Vatan bize muhtaç, zaman bu zaman;
Şimdi cennetteyim mutluyum ben..
Bir dedem şehittir, Gelibolu’da,
Biri meçhul asker, Anadolu’da,
Nöbet var, yağmurda, karda, doluda;
Türkiyem muhtaçdır yiğit mehmetçiğe..
Kimlere emanet, gör bak vatan,
Çakı gibi asker, baba komutan,
Vatana hayrandır, her nöbet tutan;
Siperden cennete yol varmış anne!..
Ey vatan, koştum da geldim çağrına!
Ey bayrak, şehidim senin uğruna!
Ey toprak, al beni kara bağrına!
Şehitler cennette buluştu Allahım..
Öldü demeyin sakın şehitler ölmez,
Bölündü demeyin asla, vatan bölünmez,
Ağlama anne sil o göz yaşını,
Şehit oldu oğlun, o vatan kahramanı..

Oğlun şehit oldu üzülme anne
Oğlun şehit oldu üzülme baba
Ağlama anne.. Ağlama baba..


http://www.nasihat.be

Ramazan ayının önemi nedir?

Sual: Ramazan ayının önemi nedir?
CEVAP
Bu konuda imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.

TAMAMINI OKU