Yunus Emre Güleç

Android Telefonunuz Sahte Olabilir!

Android telefonların klon veya sahte olup olmadığını ortaya çıkarmak için AnTuTu yeni uygulamasını yayınladı. Cihazınızın sahte olup olmadığını kontrol edin!

Android işletim sisteminin açık kaynaklı olması bazen dezavantajlı olabiliyor. Merdiven altı telefon üreticisi olarak tanımladığımız üreticiler, büyük firmaların amiral gemisi modellerini birebir taklit ederek daha uygun fiyatla satışa sunabiliyor.

Örnek vermek gerekirse Galaxy Note 2 görünümlü birçok sahte cihaz piyasada dolaşıyor. Bu sahte cihaz aynı Galaxy Note 2 görünümünde ve TouchWiz arayüzünü kullanıyor. Ancak donanım bölümünde sahte Note 2’ler çuvallıyor. Exynos 4412 işlemci yerine daha uygun fiyatlı MediaTek veya farklı işlemciler sahte Note 2’lerde yer alıyor.

Galaxy Note 2 gibi piyasada birçok sahte Android cihaz bulunuyor. Peki, aldığınız cihazın orijinal yada sahte olup olmadığını nasıl anlayacaksınız? Performans testleri için uygulama geliştiren AnTuTu, bu konuya açıklık getirmek için AnTuTu Officer uygulaması ile karşımıza çıkıyor.

15-04/21/antutu-officer.jpg

Bu uyarıyı alıyorsanız cihazınız sahte demektir.

Google Play’de yer alan AnTuTu Officer isimli uygulama cihazınızın sahte olup olmadığını test ediyor. Uygulamanın kullanımı ise çok basit. Önce AnTutu Officer’ı buradan Android cihazınıza indirin daha sonray.antutu.com sitesindeki QR kodu uygulamaya okutun. Bu işlem sonucunda cihazınızın sahte yada klon olup olmadığı ortaya çıkacaktır.

Kaynak: Shiftdelete.net

Manevi Baharımız; Üç Aylar

Tabiatın baharı olduğu gibi manevi hayatımızın da bir baharı var. Mart ayı geldiğinde cemre toprağa düşer ve bütün kâinat bir canlılık kazanmaya başlar. Nisan ayında ağaçlar kiraz çiçekleriyle süslenir ve etraf tabiatın renkleriyle şenlenir. Ve en önemlisi nisan yağmurlarıyla tabiat temizlenir. Mayıs ayında ise baharın ilk meyveleri toplanır ve yaz ayına hazırlıklar yapılır. Manevi hayatımızın baharı ise şu günlerde kapımızı çalmaya hazırlanan üç aylarımızdır; Recep, Şaban ve Ramazan.

Recep
Tohum ekme ayıdır!

Recep ayı Ramazan-ı şerifin müjdeleyicisi olarak görülür. Müslümanlar bu mübarek ayın Allah Teâlâ’nın ayı olduğunu unutmamalılar. Bu ayda insanlara O’nun kendilerine ihsan ettiği nimetleri için hamd ve tefekkür etmeleri ve israf ettikleri her hususta tevbe etmeleri tavsiye edilir. Ayrıca bu ayda müminler tarlalarına ibadet tohumları ekmeli ve iki mübarek gecenin (Regaip ve Miraç) bu ayda olduğunu hatırlamalılar. Bu ayda ne kadar çok tohum ekilirse yazın o kadar çok hasat elde edileceği gerçeğini göz ardı etmemeleri ve ibadet etme konusunda cimri davranmamaları da tavsiye edilir.

Şaban
Sulama ayıdır!

Şaban ayı ramazan ayına az kaldığının habercisidir. Bu ayın Peygamber Efendimiz’in ayı olduğu hatırlanmalı ve ona bol bol salâvat getirilmeli. Özellikle hayrın ve iyiliklerin çokça görülmesinden ötürü bu aya şaban ayı denmiştir. Ayrıca bu ay Beraat Gecesini de içerir. Dolayısıyla kişi bu ayda Allah Teâlâ’dan kendi beraatini istemeli. Günahların af olunacağı ve kişinin temize çıkarak ihsana erişeceği için bu geceye “kurtuluş ve rahmet gecesi” denildiği de unutulmamalıdır. Tarlaya ekilen tohumların filizlenmesi için bu ayda sulama çok önemlidir. Zira bu ayda Müslümanların manevi yönden temizlenmek, günahlardan arınmak ve sevaplar ile bezenmek için azami şekilde özen göstermeleri gerekir. Recep ayında yapılan ibadetlere ek olarak bu ay daha çok ibadet etmek için itinalı davranılmalı ki ramazan ayında hasat elde edilebilsin.

Ramazan
Hasat zamanıdır!

Üç ayların sultanı ve ümmetin ayı olan ramazan ayı hasat zamanıdır. Recep ve şaban ayında ekilenler bu ayda biçilir. İki ay boyunca yapılan ibadetlerin doruk noktasına ve hazzına bu ayda varılır. Ayrıca oruç ayı olan bu mübarek ayda teravih namazları, iftar ve sahur ibadetleri, Kadir Gecesi, verilen fitre ve zekâtlar bu ayı olduğundan daha çok mübarek kılar. Bu ayda yapılan hayır ve hasenatlar tüm dünyayı sarmalar ve Müslümanların ümmet bilinciyle pekişmesine neden olur. Rivayetlere göre sahâbe bu aya erişmek için altı ay boyunca Cenâb-ı Hakk’a dua eder ve senenin diğer altı ayı için ise oruçlarının kabulü için yalvarırmış. Bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi bu ayda sultanlık tahtına oturur ve Müslümanları bereket ve feyzinden istifade etmeye davet eder.

Rahime Söylemez – IGMG Camia Dergisi

 

Balkanlı gençlerin misyonları ne olmalı?

Gerek Balkan ülkeleri ve Balkan milletlerinin kendi aralarındaki ayrılıkların olabildiğince azaltılması, gerekse de onlarla Türkiye arasında tarihten gelen birlikteliğin canlandırılması ancak karşılıklı gayretlerle olabilir. Erhan Erken yazdı.

Geçtiğimiz günlerde Balkan ülkelerinden Türkiye’ye tahsil için gelmiş bir grup öğrenci kardeşimiz ile bir sohbet çerçevesinde beraber olduk. Orada dile getirdiğimiz konuları okuyucularımızla da paylaşmak istedik. Bu yazı o çerçevede kaleme alınmış bir çalışmadır.

Balkanlar, basit bir tarifle Adriyatik’le Karadeniz arasındaki bölgeye verilen isimdir. Adı geçen bölge içinde bugün 12 devlet bulunmaktadır. Romanya ve Moldova bazen Balkan ülkeleri arasında sayılmakta, bazen de tanım dışında bırakılmaktadır. Tabii Slovenya da yapısı itibariyle birçok kereler Balkanlar’dan daha çok Almanya ve Avusturya’ ya yakın bir bölge olarak tanımlanmaktadır. Fakat biz tarihten günümüze gelen daha derin bir çizgiden bakarsak bu 12 ülkeyi de Balkanlar olarak niteleyebiliriz. Osmanlılar bu bölgeye Avrupa-i Osmani veya Rumeli-i Şahane demekteydiler.

Balkan lafzı; sarp ve ormanlık sıradağ, sık ormanla kaplı dağ, yığın, küme, sazlık ve bataklık anlamlarında kullanılan bir kelime olarak sözlüklerde geçmektedir.

Milliyetçilik düşüncesinin etkisi

Osmanlı döneminde 19.yy’a kadar bir ve beraber olan bu coğrafya, özellikle milliyetçilik akımlarının artması ile birlikte parça parça olmaya başladı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise bu parçalanma daha da arttı. Tabii sadece topraklar parçalanmadı. Bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar göçe zorlandı, onlara yönelik birçok asimilasyon tedbiri uygulandı. Topluluklar birbirlerine karşı suni gündemlerle düşman edildiler.

Avrupa ülkelerine baktığımızda ise, bu ülkelerin büyük bir kısmı önceki yüzyıllarda parça parça kantonlardan ve prensliklerden oluşmaktaydı. Mesela, Almanya ve İtalya bu yapılar için önemli iki örnek olarak gösterilebilir. Özellikle 19.yy’da bu ülkeler büyük mücadeleler sonrası birliklerini sağladılar. Daha sonra milli devletlerini oluşturdular. İkinci Dünya Savaşı sonrasında da daha büyük bir birlik için “Avrupa evi”, “Avrupa Birliği” gibi bir hedef etrafında birleşmeye çalıştılar ve bu yolda önemli bir mesafe kat ettiler. Ama özellikle Osmanlı bayrağı altında yüzyıllar boyu bir arada yaşayan ve Osmanlı kimliği altında beraber olan milletler, büyük savaşlar sonrasında ve Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesi ile birlikte adeta tesbih taneleri gibi dağıldılar. Milliyetçilik düşüncesi onları maalesef “ümmet” fikrinden ayırdı ve hepsi küçük parçalar halinde kendi başlarına kaldılar.

Yaklaşık 9 milyon Müslüman var Balkanlarda

Bu yazımızın ana konusu olan ve Adriyatik denizinden Karadeniz’e kadar yayılan Balkanlar, yaklaşık olarak 550,000 kilometrekarelik bir alanı kapsamaktadır. Romanya’yı da içine aldığımızda (Romanya nüfusu yaklaşık 21,5 milyon) bu bölgede bugün 70 milyon civarında insan yaşamaktadır.

Balkan ülkeleri dediğimizde Bulgaristan (7,5 milyon), Makedonya (2 milyon), Yunanistan (11,5milyon), Arnavutluk (3,5 milyon), Kosova (670 bin), Karadağ (2,1 milyon), Bosna Hersek (4,5 milyon), Hırvatistan (4,3 milyon), Sırbistan (8 milyon), Romanya (21,5 milyon), Moldava (3,5 milyon) ve Slovenya (2 milyon) anlaşılmaktadır. Tabii bu ülkeler içine statüsü tartışmalı olan Sancak bölgesini (530 bin) de ilave edebiliriz.

Bu nüfus içinde yaklaşık 9 milyon Müslüman’ın bulunduğu hesaplanmaktadır. Balkan savaşı öncesi bu bölgede Arnavutlar hariç yaklaşık 2,5 milyon Müslüman yaşadığı tahmin edilmekteydi. Prof. Dr. Kemal Karpat’ın yaptığı bir araştırmaya göre o dönemde Müslümanların nüfus içindeki payı yaklaşık % 40’ın biraz üstündeydi. Bugün için ise bu oran %12 civarındadır. Balkan savaşları ve sonrası dönemde bu bölgeden ne ölçüde bir nüfusun göçe zorlandığı veya asimile edildiği bu oranlardan rahatça anlaşılmaktadır.

Balkanlardaki özellikle bu parçalanma ve nüfus üzerinde zorlamaları yukarıdaki birkaç rakama bakarak çok net olarak görebilmekteyiz. Balkan milletleri açısından baktığımızda bugün Boşnaklar, Arnavutlar, Türkler, Pomaklar ve sair milletler kendi aralarında birliği sağlama konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Birbirlerine karşı çok da temeli olmayan meselelerden dolayı soğuk bir davranış içerisindeler. Fakat tüm bu ülkelerin daha iyi bir noktaya gelebilmek için birliğe ihtiyaçları olduğu aşikardır.

Öncelikle küçük ama etkili birliktelikler kurarak yola çıkılmalı

Bu ülkelerden gelen özellikle öğrenci kardeşlerimiz birliğin sağlanması konusunda özellikle daha fazla duyarlı olmak zorundalar. Aralarında problemli alanları değil, uzlaşabilecekleri, kardeşliklerini pekiştirecek konuları gündeme getirmeliler. Tarih içinde oluşmuş ihtilaflı konuları değil, kendilerini kardeş yapan, özellikle dinlerinden gelen büyük birlikteliği düşünmek ve onu öne çıkarmak durumundalar.

Osmanlı döneminde farklı dinlere mensupken bile bir arada ve kardeşçe yaşayan Balkan milletleri nasıl oldular da bugün bu tip bir ayrışma içine düştüler, bunları iyice düşünmek zorundayız. Onların parça parça bulunmalarından dolayı kimlerin nasıl menfaat sahibi olduklarını da hesaba katmak gibi bir mecburiyet içerisindeyiz.

Özellikle Balkan kökenli kardeşlerimiz diasporada bulunan kardeşlerinin bulundukları yerlerdeki güçlerini harekete geçirmek durumundalar. Farklı ülkelerdeki bu topluluklar kendi ana yurtlarındaki kardeşleriyle daha fazla ilgilenmeliler. Bulundukları ülkeler ile ana yurtları arasında ticari, sanayi ve kültürel bağları geliştirmek için daha fazla gayret etmeliler. Somut ve gerçekleştirilebilir projeler üzerine eğilmeliler.

Bizler de yani Türkiye’de yaşayan Müslümanlar olarak, özellikle Balkan ülkeleri ile ticari, ailevi, ilmi ve kültürel bağları geliştirici çalışmalar yapmalıyız. Farklı bölgeler arasında somut bağlantılar kurabilmek için öncelikle detaylı araştırmalar yapılmalı, hangi alanlarda işbirliği yapılabilir onlar üzerinde durulmalı, öncelikle küçük ama etkili birliktelikler kurarak bunlar üzerinden daha büyüklerini planlamalı ve gerçekleştirebilmeliyiz.

Yaptığımız sathi bir araştırma ile görmekteyiz ki bugün Balkan ülkeleri diye adlandıracağımız ülkelerin toplam ihracatı yaklaşık 185 milyar dolar civarındadır. Toplam ithalatları ise 265 milyar dolar civarındadır. Toplam gayri safi milli hasılaları 750 milyar doları bulmaktadır. Türkiye’nin gayri safi milli hasılasının 850 milyar dolar civarında olduğunu düşündüğümüzde neredeyse Türkiye’ye yakın bir iktisadi büyüklük görünmektedir. Türkiye’nin ihracat rakamlarının yaklaşık 150 milyar dolar ve ithalatının da 250 milyar dolar olduğu düşünüldüğünde Balkan ülkelerinin toplam hacminin yaklaşık Türkiye kadar olduğu söylenebilir. Türkiye ve Balkan ülkelerinin bir zamanlar bir güç birliği içinde bulundukları düşünüldüğünde, parçalanmanın ülkelere ne kadar zarar verdiğini de net olarak görebilmemiz mümkün.

BALKANSİAD (Balkan Rumeli Sanayicileri ve İşadamları Derneği) tarafından yapılan bir araştırmaya göre bugün 12 Balkan ülkesi ile Türkiye arasındaki dış ticaret hacmi, 2014 yılı itibariyle toplam 21 milyar dolardır. Bunun 9.7 milyar doları Türkiye’den 12 Balkan ülkesine ihracat, 11.6 milyar doları da Türkiye’nin Balkan ülkelerinden ithalatıdır. Oysa sadece Almanya’nın bile bu ülkelerle yaptığı ticareti düşünsek zamanla neleri kaybettiğimizi daha iyi anlayabilmemiz kolaylaşacaktır.

Balkanlara yaptığımız bir seyahatte özellikle Tito döneminde yapılan yatırımlarda farklı bölgelerde farklı alanlarda yatırımlar yapıldığını ve büyük yatırımların bölgeler arasında bölünerek oluşturulduğunu görmüştük. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra farklı devletler ortaya çıkınca bu yatırımların hepsinin diğer parçada kalan yatırıma ihtiyaç duyduğu ve bütünlük sağlanamadığı için büyük çoğunluluğunun atıl durumda kaldığını tesbit etmiştik.

Türkiye’deki iyi örnekleri Balkan ülkelerindeki kardeşlerimize taşıyabilmeliyiz

Balkan ülkelerinden gelen gençlerin bu alanlarda ciddi bir çalışma yapmalarının yararlı olacağını düşünmekteyiz. Zaman içinde ortak bir Balkanlı şuuru oluşturabilmenin, birlikten kuvvet doğar prensibi ile bölge ülkelerine ve milletlerine ciddi fayda sağlayacağı muhakkaktır. Adriyatik’ten Karadeniz’e kadar yayılan yaklaşık 550,000 kilometrekarelik ve Romanya’yı da içine kattığımızda 70 milyonun üzerindeki bir Balkan yarımadasının, bir bütün olarak düşünüldüğü ve değerlendirilebildiği zaman, dünya dengeleri açısından ne kadar önemli bir gücün oluşabileceğini tahayyül etmek gerekir.

Türkiye, tarihten gelen birikimi ve özellikle son 35 yıldaki gelişmesiyle birçok alanda Balkan ülkelerinden çok daha fazla tecrübeye sahip bir ülke. Bu tecrübeleri aktarabilme noktasında bizlerin de önemli ölçüde gayret göstermemiz gerekiyor. Kardeşliğin bir gereği de budur sanırım. Sivil toplum kuruluşları, iktisadi organizasyonlar ve ilmi çalışmalarda Türkiye’deki iyi örnekleri özellikle Balkan ülkelerindeki kardeşlerimize taşıyabilmeliyiz. Türkiye’de okuyan ve çalışan Balkan kökenli kardeşlerimize de bu konularda daha çok iş düşmektedir.

Türkiye’ye okumak için gelen Balkan kökenli kardeşlerimiz tahsil hayatlarını bitirdikten sonra ülkelerine dönmeli ve buradan aldıkları eğitim ve tecrübeyi kendi bulunduklara alanlara taşıyabilmeli, kurdukları ilişkileri öncelikle canlı tutarak, sonra da üzerinde çalışarak derinleştirebilmelidirler.

Bu ilişkiler neticesi ortak ticaret yapılabilmeli, okullar kardeş okul olmalı, üniversiteler ortak programlar gerçekleştirebilmeli, öğrenci ve hoca değişimleri, sempozyum, panel ve toplantı ortamlarını çoğaltabilmeliyiz.

Tahsillerini bitirip dönem kardeşlerimizin her biri adeta idealist bir “muallim” olmalı, diğer kardeşlerini de eğitmeli ve yönlendirebilmeliler. Bölgelerindeki zeki gençleri ve çocukları keşfedip onların daha iyi eğitim alabilmeleri için, Türkiye gibi ülkelere gidebilmelerinin önünü açıcı bir çaba içinde olmalıdırlar.

Eşit statüde, ortak hedeflere doğru koşan kardeşler ilişkisi

Balkan ülkelerinde yaşayan kardeşlerimiz ile Türkiye’dekiler arasındaki ilişki, ağabey- kardeş, hoca –talebe, büyük ülke –küçük ülke ilişkisi değil, eşit statüde, ortak hedeflere doğru koşan kardeşler ilişkisidir. Bu noktayı özellikle unutmamamız gerekmektedir.

Ayrıca uzunca bir süre ortak bir tarihi birlikte yaşadığımızdan, birikimlerimizin ve değerlerimizin ortak olduğu şuurunu da daima hatırda tutmamız icap etmektedir. Mesela, Süleymaniye Camii ne kadar Türkiye’deki Müslümanların eseriyse o kadar da Balkan ülkelerindeki kardeşlerimizin eseridir. Kalkandelen’deki Alaca Camii ne kadar Makedonya’daki Müslümanların ise o kadar da biz Türkiye’deki Müslümanların camiidir. Aynı misalleri Blagay Tekkesi ile Yenikapı Mevlevihanesi arasında da yapmamız mümkündür. Tüm bunlar bizler arasında bugün siyasi sınırlar var olsa da kültürel açıdan ve ruh iklimlerimiz arasında bu tarz sınırların olmadığını ve olmaması gerektiğini gösteren misallerdir.

Türkiye’de eğitim gören Balkan kökenli öğrenciler burada geçirdikleri zamanı çok verimli kullanmalıdırlar. Osmanlı’nın son dönemlerinde kurulmuş olan Tercüme Odaları gerçeği bu konuda iyi bir örnektir. 1830’larda kurulmuş olan bu tercüme odaları Osmanlı içinde zeki ve gayretli gençlerin özellikle Fransızca öğrendikleri ve bu dil ile birlikte o dönemde Batılı düşünceler ile irtibat kurdukları bir yer idi. Burada yetişen gençler 19.yy’ın sonlarında Osmanlı’daki yenileşme hareketlerinin içinde oldular ve Osmanlı batılılaşması için ciddi faaliyetlerde bulundular. Bu gençlerin büyük kısmı Osmanlı’nın parçalanmasında bilerek veya bilmeyerek fonksiyon ifa ettiler.

Nasıl ki bir arada bir dönem ortak bir yetişme içine giren gençler menfi bazı gelişmeler için adeta lokomotif görevi görmüşlerse, belli bir dönem bir arada yetişen gençler de bugün tersine bir tavır içine girerek yarın birçok müsbet sonucu sağlayabilirler. Ben Balkan kökenli öğrenci kardeşlerimizin bir dönem Türkiye’de tahsil dönemi geçirmelerine bu tip bir müsbet geleceğin ön hazırlığı olarak bakıyorum.

Bu gençler yarın ülkelerinde önemli yerlerde olacaklar. İlim dünyasında, siyaset dünyasında, sivil toplum faaliyetlerinde öncü kişiler olacaklar. Bu arkadaşlar bugünkü birlikteliklerini ciddiye alırlarsa, çalışmalarını verimli yaparlarsa, yarın bulundukları yerlerde güçlerini faydalı hedeflere varabilmek için birleştirebilirler. Hem ülkelerine, hem de içinden geldikleri topluluklara katkı sağlarlar. İlave olarak da Balkan milletleri arasında özlediğimiz kardeşliği ve birliği sağlama noktasında önemli bir fonksiyon ifa ederler.

Belli bir plan dahilinde, düzenli ve ısrarlı bir çalışma

Türkiye’de tahsil yapan kardeşlerimiz, bir yandan da kendi ülkelerinin makro ve mikro sorunları üzerinde kafa yormalıdırlar. Bu kafa yoruş ve araştırma süreçleri içinde, Türkiye’de ülkelerinin ve ait oldukları toplulukların meseleleri için ne gibi çözüm örnekleri bulabilecekleri üzerinde de düşünmelidirler. Türkiye tecrübesi onlara kendi ülkelerindeki problemlerin çözümü için birçok reçete sağlayacaktır kanaatini taşımaktayım. Yeter ki gayret etsinler ve nerelere bakacaklarını, kimlerden istifade edeceklerini bilebilsinler. Türkiye’de Balkanlı gençlere destek için kurulmuş vakıf ve dernekleri de böyle bir amaca yönelik olarak zorlamak da bu gençlerin vazifeleri arasındadır.

Balkan ülkelerinin ve topluluklarının gelişmesi, ülkelere katma değer sağlayacak projelerin ortaya çıkarılması ve Türkiye ile bu ülkelerin ve topluluklarının ilişkilerinin geliştirilmesi konularında bugüne kadar yapılmamış akademik araştırma konularının iyi bir listesini oluşturmaya çalışmalıyız. Bu liste içinden master ve/veya doktora yapacak gençlerimize vakıflar ve dernekler üzerinden araştırma bursları sağlamalıyız. Bu sayede bursları daha verimli bir yöne doğru kanalize etme imkanı da bulabiliriz.

Türkiye ve Balkan ülkeleri arasında iletişim alanında da ortak projeler meydana getirebilmeliyiz. Bu alanda Türkçe, Arnavutça, Boşnakça haber siteleri, facebook hesapları oluşturabilmeli, ülkeler ve toplumlar arasında bu yolla haberleşmeyi arttırıcı çalışmalar üzerinde yoğunlaşabilmeliyiz. Türkiye’de okuyan veya Türkiye’den gidip de Balkan ülkelerindeki okullarda eğitim gören gençlerimiz özellikle bu tip projeler üzerinde daha verimli çalışmalar yapabilirler.

İzcilik türü uluslar arası gençlik organizasyonları, spor kulüpleri, kültür ve sanat faaliyetleri bazında da ortak çalışmalar yapabilmeliyiz.

Özetle, birlikten kuvvet doğar. Gerek Balkan ülkeleri ve Balkan milletlerinin kendi aralarındaki ayrılıkların olabildiğince azaltılması, gerekse de onlarla Türkiye arasında tarihten gelen birlikteliğin canlandırılması ancak karşılıklı gayretlerle olabilir. Bu gayretlerin de belli bir plan dahilinde, düzenli ve ısrarlı bir çalışma ile yapılması koşuluyla başarıya ulaşması mümkündür. Türkiye’de tahsil gören Balkanlı gençler ve Balkan ülkelerinde okuyan Türkiyeli gençler, bu çalışmalar içinde çok önemli bir yer işgal etmektedirler. Hem onlar, hem de onlara destek olan büyükler bu gerçeğin önemini kavradıkları oranda inşallah yarın daha güzel neticelere ulaşacağımızı ümit edebiliriz.

Erhan Erken  DunyaBizim.Com için yazdı

Kötü Ahlakına Tövbe Et!

Büyük alim ve mutasavvıf Haris Muhasibî k.s. anlatıyor:

Bir defasında Ebu Cafer Muhammed b. Musa’ya:

– Allah’a gidilecek yolda yapacağım ilk iş nedir, diye sordum.

– Allah Tealâ’nın bildirdiği şekilde O’na yönelmektir, dedi.

– Allah’a yönelmenin manası nedir, diye sordum.

– Tövbe etmektir ey genç, dedi.

– Peki tövbe nedir, diye sordum.

– Tövbe, günahlara pişmanlık duymak, ısrarla işlediğin o günahlara yine ısrarla dönmemeye azmetmek, kararlı olmak, günaha götüren her şeyden kaçmaktır. Zira Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

Bir de onlar, işledikleri o kötülüklerde/ günahlarda bile bile ısrar etmezler, o günahları sürdürmezler.

(Âl-i İmran, 135)”

 

Haris Muhâsibî, el-Kasd ve’l-Rücu‘u İlellah

Bugün 27; yarın 28 Şubat

8

27 Şubat 2011’i derin bir üzüntüyle; 28 Şubat 1997’yi ise tarifi zor bir nefretle hatırlıyoruz.

27 Şubat, sevdiğimiz ve ülkemizde, İslam Alemi’nde ve hatta dünya üzerinde yaşayan herkesin sevmesi gerektiğini düşündüğümüz bir insanı kaybettiğimiz gün.

Erbakan Hoca’nın önceliği Türkiye olsa da, İslam Alemi’nin içinde bulunduğu durum ve dahası dünyanın mazlumlarının da her daim kapsama alanında olduğu, biliniyordu.

Genç bir Makine Doçenti olarak başladığı yolculukta, ‘Önce Ahlak ve Maneviyat’la beraber ‘Yaygın Ağır Sanayi’ idealini bayraklaştıran ve ‘Türkiye’nin Motoru’nu yaparak, daha başka şeylerin de yapılabileceğini ispatlayan Erbakan Hoca’nın ufku, Türkiye ile sınırlı değildi şüphesiz.

‘Yeniden Büyük Türkiye’ idealini, büyüyen ve gelişen Türkiye’nin önderliğinde İslam Alemi’nin de kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve dünyanın mazlum halklarının da rahata erebileceği ‘Daha Yaşanabilir bir Dünya’nın kurulabilmesi fikri takip ediyordu.

Erbakan Hoca’nın vefat yıldönümü olan 27 Şubat’ta, Erbakan Hoca’yı düşünürken gözlerinden yaşlar süzülen ya da en azından burunlarının direği sızlayanların sayısı hiç de az değil.

27 Şubat 2011’i hatırlanınca, bütün ömrünü ülkesi ve milleti için koşuşturmakla geçiren ve yaptığı her şeyi ‘Allah (cc) rızası’ için yaptığını vurgulayan Erbakan Hoca’nın, ülkemizde daha önce benzeri görülmemiş 1 Mart 2011’deki cenaze töreni de hatırlanıyor…

Sağlığında kendisini anlama konusunda özürlü olanların bile katılımı, cenaze töreninin en anlamlı taraflarından birisiydi.

Erbakan Hoca’yı rahmetle anıyor; kendisini anan ve anlayanların sayısının bundan sonra da artacağı inancıyla Cenab-ı Hakk’tan mekanını Cennet eylemesini niyaz ediyorum.

27 Şubat tarihlerinin bundan böyle de Erbakan Hoca’yı anma ve anlama yönünde çeşitli etkinliklere sahne olacağı, açık.

28 Şubat tarihleri de, ülkemizin çok şeyler kaybetmesine sebebiyet veren bir süreci hatırlatacak hep ve milyonlarca insan, 28 Şubat Süreci’nin hakim olduğu günlerde kendilerine zor günler yaşatanları lanetle anacaklar.

Senaryosunu yazan ve sahneye koyanların ideolojik bir kılıfa sarmaya çalışarakbaşlattıkları ve ‘bin yıl süreceğini’ açıkladıkları 28 Şubat’ın, halen tam manasıyla anlaşılabilmiş ve hakkıyla değerlendirilememiş olması, işin bir başka tarafı.

Vaktiyle bu işi işleyenlerin, minareyi çalarken kılıfını da dikkatli bir şekilde hazırladıkları ve dolayısıyla sorumlulardan sadece belli bir kesime mensup olanların mahkeme karşısına çıkmış olmaları durumuyla karşı karşıyayız.

‘Parayı takip et, suçluyu bulursun’ sözü, süreçle alakalı olarak geçerli değil gibi sanki.

Gemi azıya almış bir şekilde, önce insanımızın değerlerine ve sonrasında ise bizzat insanımıza karşı acımasız bir savaş yürütenlerden çoğu, halen belli belirsiz bir tedirginlikle sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Ancak bu korkuyla beraber, geçen her günle, hesap sorulma sırasının kendilerine kadar gelmeyebileceği yönündeki ümitleri de artıyor olmalı…

Ekrem Kızıltaş – Haber 7

ekremkiziltas@gmail.com

________________________

Prof. Dr. Necmettin Erbakan (1926-2011): Akademisyen, Siyasetçi ve Devlet Adamı, 4 yıl önce aramızdan ayrıldı

42 yıllık siyası yaşamında Türk Siyasetinin unutulmayan isimleri arasında yer alan Necmettin Erbakan, ölümünün 4. yıl dönümünde çeşitli etkinliklerle anılıyor. 85 yaşında hayata gözlerini yuman Erbakan’ın az bilinen fotoğrafları derlendi. 

Türkiye ilk kez toprak kaybediyor!

suleyman.ozisik

Süleyman Şah Türbesi için gece yarısı düzenlenen Şah Fırat Operasyonu beklendiği gibi bazı kesimlerin övgüsüne, bazılarının ise eleştirilerine neden oldu.

IŞİD’in hüküm sürdüğü bölgede yapılan bu operasyonun kansız neticelenmesi birilerini çılgına çevirmiş.

Twitter eylemcilerini durdurabilene aşkolsun!

Cemaat kanadı Anafartalar’dan, Kemalist kesim Arıburnu’ndan taaruza kalkmış gibi twit atıyor. Önüne gelen, “Siz Süleyman Şah’a bunuda mı yapacaktınız?” diye höykürüyor.

“Süleyman Şah kimdir?” diye soruyorsun, “Hazreti Süleyman’ın şeysi değil mi?” diye zırvalıyor! “Peki o türbe oraya ne zaman yapıldı?” diye soruyorsun, “1936’da” cevabı veriyor.

Süleyman Şah dedikleri, Haçlı Seferlerine karşı Filistin’e gitmek isterken 1227 yılında Fırat Nehri’nde boğulmuş. Bunların kafasına göre gidersek adamcağız 711 yıl boyunca Fırat’ta yüzmüş ve bunlar 1938 yılında bulup sahip çıkarak cenazesine türbe yapmışlar!

Düne kadar, “Osmanlı barbardı, katildi, sarayda kadınlarla yatan uçkur manyaklarıydı. Onlar bizim atalarımız olamaz” diyen kemalist kesim, bir anda Osmanlı’yı bizden daha çok savunur oldu.

Gerekçeleri şu: “Kanla aldığımız toprakları savunamadılar. İlk kez toprak kaybettik!”

Türkiye’nin toprak kaybettiği konusunda haklılar ama, seneleri karıştırmışlar. O topraklar 1926 yılındaki Ankara Anlaşması’yla kaybedildi.

89 yıl geriden geldikleri için yeni duyuyor garibanlar!

Yoksa Musul, Kerkük ve bu iki bölgedeki petrol yataklarını İşgalci İngiltere’ye 500.000 Sterlin karşılığında peşkeş çekenlere kurtarıcı, bir türbenin yerini değiştirenlere ise toprak satan hain damgası vuracak kadar çıldırmış olamazlar değil mi?

Muhtemelen pek çok kişiden duymuşsunuzdur ama bir kere de ben hatırlatayım.

Süleyman Şah Türbesi 1975 yılına kadar Türkiye sınırına 100 kilometre uzaklıktaki Caber Kalesi’nin eteklerindeydi. Birinci yer değişikliği 1939 yılında Refik Saydam hükümeti işbaşındayken gerçekleştirildi. Harabeye dönmesi üzerine tamiri de mümkün olmayan türbe, kale içinde başka bir noktaya taşındı.

1975 yılında Süleyman Demirel iktidardayken aynı türbe bu kez Caber Kalesi’nden çıkarılarak Karakozak bölgesine taşındı.

CHP’li Refik Saydam döneminde koca Caber kalesini verip 10 dönümlük araziye “Eyvallah” deyince problem yok. Adalet Partili Süleyman Demirel döneminde taşınınca da sıkıntı yok, ama AK Parti döneminde taşınınca “Vay efendim siz kanla aldığımız toprakları masa başında verdiniz!”

Peki bu son taşımanın gerekçesi ne, bir de ona bakalım!

20 Mart 2014 tarihinde IŞİD, YouTube üzerinden yayımladığı bildiride Süleyman Şah Türbesi üç gün içerisinde boşaltılıp Türk bayrağı indirilmediği takdirde türbeyi yerle bir edecekleri tehdidinde bulundu. Bunun üzerine Türkiye, güvenlik tedbirlerini artırarak en üst seviyeye getirdi.

Gaziantep Beşinci Zırhlı Tugay Komutanlığı’ndan da araç ve personel takviyesi yapıldı. Sınır hattında bulunan mevcut nöbet kulübelerine ilave kulübeler yapılarak askerler konuşlandırıldı.Ayrıca Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Süleyman Şah Saygı Karakolu için kriz masası kurulduğunu açıkladı.

Ancak…

IŞİD’e müdahale konusunda Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak ve o kanlı coğrafyaya sokmak isteyen batılı devletler son dönemlerde bu türbe üzerinden şeytani planlar yapmaya başladı. Anlaşılan ciddi bir ihbar alınmış.

Türkiye bir karar vermeliydi ve önünde sadece iki seçenek vardı.

Ya mevcut bekleyip askeri gücünü artırarak IŞİD’le bir çatışmaya girip savaşın baş aktörü haline gelecekti. Camileri ve türbeleri yıkan, her önüne çıkanın kafasını kesen IŞİD’in 38 askerimizi katletmesine zemin hazırlanacaktı. Belki de önümüzdeki günlerde bu kafa kesme görüntülerini canlı yayında izleyecektik.

Ya da oradaki 38 askerin hayatını ve türbeyi başka bir yere nakledecekti.

ABD ve diğer büyük devletler bölgeye kara yoluyla girmekten kaçınıp Türkiye’yi bir piyon gibi kullanmaya çalışırken “Oyunun kuralını ben koyarım” diyerek beklenmedik bir hamle yaptık!

Dikkatinizi çekerim!

Türkiye’de muhalefet günlerdir Süleyman Şah türbesine bir operasyon yapılacağını söyleyip duruyordu. Hatta bazıları türbenin IŞİD tarafından ele geçirildiğini bile iddia edip hükümeti harekete geçmeye çağırıyordu.

Şimdi aynı kişilerin, “Sen neden orada durup savaşmadın, niye o askerleri ve türbeyi kurtardın” dercesine isyan etmesi size de manidar gelmiyor mu?

Yine dikkatinizi çekerim!

Bu kesim, IŞİD militanları Musul Başkonsolosluğumuza baskın yaptığında, “Neden oradaki askerleri kaçırıp kurtarmadın” diyerek ortalığı yangın yerine çevirmişti.

Oysa ki uluslararası hukukta konsolosluklarımız da Türk toprağı sayılıyor.

Anlayacağınız “O Türk toprağını neden teslim edip kaçmadın?” diyenler şimdi “Niye Türk toprağını bırakıp kaçtın” diye hezeyanlar içinde bağırıyor. Savaşınca “Türkiye felakete gidiyor” derler, savaşmasan “Niye geri çekildik” diye eleştirirler. Tam bir hastalık hali…

Kaldı ki ortada verilmiş bir toprak falan yok! Türbe Karakozak mıntıkasından alınıp, Suriye Eşmesi bölgesine taşındı.

Yani, askeri yığınak yapıldığında sadece şehit sayısını yükseltecek savunulması zor ve dar bir alandaydı. Şimdi yanı başımızda ve yine Suriye içerisinde ama, ulaşılması da savunulması da, askeri sevkiyat yapılması da kolay bir alana getirildi.

AK Parti 10 dönümlük araziyi bırakıp, yerine 20 dönümlük araziye kondu, yine bunlara yaranamadı anacım!

İnternet gittiğinde ağlaşanlarla, telefonunun şarjı bittiğinde zırlayanlar bir anda uluslararası siyaset uzmanı kesildi. Starbucks Coffee kapılarını açmasa ve wifi şifresini söylemese twit bile atamayacak çapsızlar savaş naraları atıyor.

Sözcü gazetesi de onlara gaz vermek için Başbakan Davutoğlu ile Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in karargahtaki fotoğrafını manşetten verip, “Masada kaybettik” diye yazmış. Manşet doğru ama, basılan fotoğraf yanlış beyler!

İsmet İnönü’nün fotoğrafını bulamadıysanız, ben size göndereyim!

Süleyman ÖZIŞIK

twitter.com/slymnoz

facebook.com/slymnoz

internethaber.com

Charlie değil Naci’yiz!

Filistinli karikatürist Naci Ali 1948 yılında İsrail’in köyünü tamamen yok etmesi ile bu köyden sürgün edilen 893 kişiden birisiydi. Henüz 10 yaşındaydı. Ailesi bir süre Lübnan’daki mülteci kamplarında yaşadı.

Al-Jazeera’da yer alan habere göre, İsrail yanlısı aşırı falanjist milislerin çocuklar dâhil 3 binden fazla Filistinli’yi dönemin İsrail Savunma Bakanı olan Ariel Şaron’un yönlendirmesi ile öldürdüğü ve Sabra ve Şatilla kamplarını basarak yaptıkları katliamı bizzat gördü.

Kamplarda karikatür çizmeye başladı

Henüz Lübnan’da kamplarda yaşarken politik karikatürler çizmeye başladı. Bu yaşlarda Arap milliyetçi hareketlerine katılmaya başladı. 1960 yılında Lübnan Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun oldu. Özellikle Filistin meselesine vurgu yapan karikatürleriyle kısa bir süre sonra Arap dünyasının en çok tanınan karikatüristlerinden biri oldu.

Dünya Naci Ali’nin suikastine sessiz kaldı

Naci Ali, 22 Temmuz 1987’de Londra’da bir suikastla öldürüldü. Suikastı kimin yaptığı tam olarak hiçbir zaman kanıtlanamadı ama Naci Ali’nin yakınları suikasttan İsrail istihbaratı MOSSAD’ı sorumlu tuttu. Naci Ali’nin öldürülmesine hemen hemen hiçbir ülkeden ciddi bir tepki gelmedi.

Önce ülkesinin İsrail tarafından işgale uğraması, sonra Lübnan’da henüz 10 yaşındayken yaşadığı mülteci kampları ve ardından Sabra ve Şatilla katliamlarını görmesi, bir taraftan Ali Naci’nin acısını büyüttü, politik bilincini geliştirdi; öte yandan dünyanın yaşananlara karşı sessizliği onu reddiyeci bir küskünlüğe itti. Naci Ali, 10 yaşında ayrıldığı Filistin’i hayatı boyunca bir daha göremedi.

Hanzala: Hep 10 yaşında

Naci Ali, 1969 yılında, en çok bilinen karikatürünü çizdi: Hanzala, 10 yaşında bir çocuk. Hanzala hep 10 yaşında kaldı, hiç büyümedi. Çünkü Naci Ali Filistin’i terk etmek zorunda kaldığında henüz 10 yaşındaydı. Filistin’de yaşananlara sessiz kalınmasından dolayı küskünlüğün bir ifadesi olarak Hanzala’nın sırtı sürekli okura dönüktür. Hanzala üstü başı yırtık, yamalı bir çocuktur. Dikenlerini silah olarak kullanan bir kirpi gibi saçları diken dikendir. Dışardan bakıldığında kirli ve çirkindir ama Naci Ali’ye göre içi misk-ü amber gibidir.

Babasının adı: Önemli değil.

Annesinin adı: Nakba (Filistin topraklarında İsrail’in kurulduğu 15 Mayıs 1948’i temsil eder).

Kız kardeşinin adı: Fatıma.

Ayakkabı numarası: Bilinmiyor çünkü hep yalınayak dolaşır

Ancak yine de onu temelde diğer çocuklardan ayıran şey küskün ve reddiyeci olmasıdır.

Sırtı okuyucuya dönük, elleri arkada birleşmiş Hanzala’nın reddettiği şey ise ülkesinin işgal edilmesidir. Rahat bir çocuk değildir. Filistin mücadelesini izler, direnişçileri ve Arapların acısını temsil eder. Ancak bir yandan da Arapların bölünmüşlüğünü ve Filistin halkının acısına kayıtsızlığı eleştirir. Arapların sessizliğine, İsrail’in işlediği savaş suçlarına, dünyanın çifte standartlı uygulamalarına, Arap yönetimleri ve Filistin’deki örgütler içindeki yozlaşmaya sırtını dönmüştür.

Hanzala yüzünü hiç göstermedi

Hiç kimse Hanzala’nın yüzünü görmemiştir. “Hanzala’nın yüzünü ne zaman göreceğiz?” diye Naci Ali’ye sorulduğunda, “Arapların saygınlığı tamir edildiğinde, Filistin özgür olduğunda” cevabı alınır. Hanzala’nın ellerini sürekli arkada kavuşturması da Ali Naci’ye göre “Filistin’e Amerikan usulü çözümler sunulduğu bir zamanda, Hanzala’nın ellerini arkada kavuşturması bir itirazdır”.

Hanzala, okuyucusuna sırtını dönüp ellerini arkada kovuşturarak dünyanın Filistin’deki adaletsizlik karşısındaki sessizliğini protesto etmeye başlayalı 46 yıl geçti. Hanzala hâlâ 10 yaşında ve hâlâ sırtı dönük. Hanzala’nın büyümesinin tek koşulu Filistin’e dönebilmesidir.

Hanzala, Naci Ali’nin kendi hayat tecrübesinin bir yansımasıdır. Çizerinin acısını temsil eder. 1948’de ayrıldığı ülkesine bir daha dönememiştir ve tıpkı büyümesi gibi yüzünü de okur, ancak Filistin özgürleştiğinde ve bastırılmış haysiyetini yeniden kazandığında görebilecektir.

Naci Ali, Hanzala’nın başlangıçta yalnızca bir Filistinli çocuk olduğunu ama bilinci geliştikçe önce ulusal, sonra da bir küresel düşünce ufkuna sahip olduğunu söylüyor.

Ali Naci’nin Hanzala karikatürü, Filistin direnişinin bugün de sembolü olmaya devam ediyor. Aradan geçen 40 yılı aşkın sürede, ellerini arkada kavuşturmuş, sırtı dönük 10 yaşındaki bu küskün, yalınayak ve İsrail işgalini aralıksız protesto eden çocuğun karikatürü, Filistin meselesi ile ilgili hemen hemen her yerde var oldu.

Hanzala İsrail’le işbirliği yapanları teşhir etti

Bu yüzden Hanzala karikatürleri yalnızca ABD’yi, onun müttefiki İsrail’i, onlarla işbirliği yapan Arap rejimlerini veya Filistinli kimi liderlerin ikiyüzlülüklerini teşhir etmekle kalmadı, Vietnam ve Güney Amerika’daki protestolarda da adaletsiz yönetimlere karşı yapılan protestolarda kendisini gösterdi. Hanzala karikatürleri aktivistlerce hâlâ Arap Birliği toplantıları sonrasında, NATO, BM ve daha birçok uluslararası zirve sonrasında protesto için fotoğraflara iliştiriliyor. Böylece küresel güçlere “Hanzala’nın temsil ettiği Filistin’in reddiyeci mağduriyeti sizin kayıtsızlık ve ikiyüzlülüğünüzü bir hayalet gibi her yerde takip ediyor ve ifşa ediyor” mesajı veriliyor.

Naci Ali’nin yakınları tam da Hanzala’nın bu gücünden dolayı Ali’nin öldürüldüğünü söylüyor.

“Charlie değil Naci’yiz”

Almanya’da, İslam karşıtlarına karşı düzenlenen gösterilerde de Naci Ali’nin karikatürleri vardı. İsrail işgalinin sembolü, dünyaya sırtını dönen 10 yaşındaki çocuk Hanzala karikatürü ise en dikkat çekici olandı. Filistin asıllı göstericilerin çoğu ise “Charlie değil Naci Ali’yiz” pankartları taşıyordu.

(YENİ ŞAFAK)

Seçim sizin!

Bu saatten sonra İslam düşmanı Murdoch’ın Fox TV’sinde kim çalışıyor, kimler reklam veriyorsa her kuruşun Müslümanlara kurşun olarak döndüğünün farkına varsın! Continue reading…